Selman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Selman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2020 Pazar

Selim'in Savaşları


Selim babasından, annesinden ve Selman'dan dinlediği savaşları düşündü. Bir ara Selman abisi Aydın amcasıyla babasının tartışmalarından da söz etmişti. Savaş tuhaf bir kavramdı, Selim kavgacı bir çocuk değildi, savaşı anlaması zordu. Kavga etmesi çok uzun süre hiç gerekmemişti. Önce annesi Selim'i korumuştu, sonra sert ve güçlü bir adam olan babasının varlığı ona zarar vermek isteyenleri uzak tutmuştu, daha sonra da Selman Selim'in yaşadığı sorunlarda hep onun yanında olmuş, kardeşine dokunmaya kalkanların karşısında durmuştu. O yıllarda Selim selman'a çok güveniyor, ne zaman ihtiyaç duysa abisinin yanında belirip onu kurtaracağına inanıyordu. Selman babasıyla pek konuşup tartışmazdı, bunu yapmayı zaten beceremezlerdi ama Aydın Amca'nın Ahmet amcasıyla uzun ve zorlu tartışmalar yaptığını sonradan Selim çok duymuştu. Selman'ın verdiği kitapları okuduktan sonra dünyada ve tarihte yaşanmış her şey gibi, savaşların da öykülerini anlamaya ve kafasında onların birbirleriyle ve yaşamla ilişkilerinin öykülerini yazmaya başlamıştı. Selim çok küçükken çocuklar bir gün Selim'i çok fena dövmüşlerdi. Selim Selman abisine şikâyet etmeyi gururuna yedirememişti ama abisi daha sonra durumu öğrenmişti. Selim abisinin onun arkadaşlarını neredeyese ondan bile iyi tanıdığını görünce şaşırmıştı. Selim hem çevresindekilerin kimler olduğunu anlayacak kadar dikkatli, hem de kendini koruyabilecek kadar güçlü olması gerektiğini o zaman anlamıştı. Selman'ın verdiklerinden ve daha sonra bulduklarından okudukça Selim Troya'nın ve İskender'in, Roma'nın ve Bizans'ın, Avrupa'nın ve Asya'nın, Afrika'nın ve Amerika'nın savaşlarının neler getirdiğini ve götürdüğünü öğrenmeye ve anlamaya başlamıştı. Görebildiği kadarıyla insanlığın başına gelebilecek iki tür yıkım vardı. Doğadan gelen depremler ve toplumdan gelen çatışmalar. Savaşlar ülkelerin ister içlerinde, ister dışlarında yaşansınlar; sonuçta huzur ve mutluluk getirmiyorlardı. Depremler önlenemiyordu ama savaşlardan çatışmalardan kaçınarak uzak durulabilirdi. Selman abisi Aydın Amca'nın soğuk savaşların sıcak savaşlardan daha tehlikeli olduğunu ve korkunç felaketlere neden olabileceğini söylediğini anlatmıştı. Selim daha sonra bu durumu enerjinin birikmesine ve açığa çıkmasına benzetmişti. Kar veya su yukarılarda biriktiği, yay gerildiği, barut veya nükleer enerji silahlarda depolandığı zaman bir anda açığa çıkarak her yanı kaplayabilecek hatta yaşamın tümünü  ortadan kaldırabilecek bir güç Demokles'in kılıcı gibi dünyanın üzerine yerleşip bekliyordu. Selman soğuk savaşların sıcak savaşlara dönüşmemesi için silahsızlanma ve barış kampanyaları yapıldığını anlatmıştı. Selim de hiçbir zaman savaş yanlısı olmamıştı. Selman bir gün çocukluğunda bir gece yapılmış olan karartma için babasının yaptığı hazırlıkları anlatmıştı. "Babamı sen henüz yeterince tanımıyorsun, kurallara öylesine bağlıdır ve yapılması gereken işleri öylesine titizlikle yapar ki hayat etrafındakiler için bazen çok zor olur. Çocukluğumda bir komşu ülkeyle bir savaş tehlikesi gündeme gelmişti. Nedenini bilmiyorum, karartma yapılacaktı. Ben küçüktüm. Evin içinde bir kenarda oynuyordum. Annem mutfaktaydı. Babam bütün gün pencereleri nasıl kapatacağını düşündü. Dışarıya ışık sızmaması için tüm camları bulabildiği battaniyelerle ve kumaşlarla kapadı. İçeride karanlıkta kalmamamız için gereken yerlerde bir iki ampulü de mavi kâğıtla kapladı. O gün hiç korkmamıştım. Bana dışarıda arkadaşlarla oynadığımız oyunları evde kendi aramızda oynuyoruz gibi gelmişti. Neyse ki o dönemde ve sonrasında bizim içinde olduğumuz büyük bir savaş olmadı. Aslında ülkenin içinde ve dünyanın her yerinde barış sağlanmasının önemini insan çatışmaların ağır yüklerini hissettikçe anlıyor. Dışarıdaki savaşlar ve içerideki küçük çatışmalar bile büyük sarsıntılar yaratabiliyor. Ne yazık ki biz düşündüğümüz iç barışı sağlayamadık ufaklık, umarım siz küresel huzuru bulabilir, daha güzel bir dünyada yaşayabilirsiniz." Abisinin sözlerinin önemini Selim büyüdükçe anlamıştı. Aslında belki henüz küresel bir felâkete neden olacak bir nükleer patlama yaşanmamıştı ama doğanın ve toplumların içine yerleştirilmiş gizli silahlar sürekli çoğalmıştı. Beklenmedik anlarda ürkütücü patlamalar olmuştu ve ne yazık ki doğal ve toplumsal depremler için alınması gereken önlemler hiçbir zaman yönetme sorumluluğunu üstlenmiş olanların önceliği olmamıştı. Selim unutamadığı bir  fotoğraftaki çocuğu hatırlayıp düşündü. Çocuklar ölmüştü ve ölmeye devam ediyorlardı. Çocukların ölmeyeceği, yaşamın güzelliklerinin tadını doya doya çıkarabileceği bir dünyayı umutsuzca özledi. Boğulacak gibiydi. Yaşam duygusu bedeninden çekildi. Kendisini sokağa zor attı. Eskisi gibi soğuk olmayan sıcak bir kış gününde güneşi hissetmeye çalıştı.

Demokles'in kılıcı, https://tr.wikipedia.org/wiki/Demokles%27in_k%C4%B1l%C4%B1c%C4%B1

Selim'in Öyküleri
http://seliminoykuleri.blogspot.com/2016/11/selimin-oykuleri.html

Çocuklarımı Öldürdüler
http://seliminkucukoykuleri.blogspot.com/2018/06/cocuklarm-oldurduler.html

24 Haziran 2019 Pazartesi

Yarın Nasıl Olacak?


Selim son günlerde yaptığı yürüyüşlerde karşısına çıkan insanların gözlerinde, epeydir görmediği kadar çok ışık ve umut görüyordu. Galiba yaşamın tüm güzelliği ve anlamı, yaşama inanmakta saklıydı. "Her şey güzel olacak" diyebildiğiniz ve buna inanabildiğiniz zaman, dünya bir başka görünüyordu. Çevreye baktığınızda yalnızca insanlığı kaplamakta olan bir karanlığı gördüğünüzde ve bunu zihninizin ve teninizin her noktasında hissettiğinizdeyse, bekleyebileceğiniz bir gelecek kalmıyordu.

Selim son günlerde karşılaştığı insanların gözlerinde epeydir görmediği kadar çok ışık ve umut görmüştü. Yine çok korkmuştu. Gecenin en karanlık zamanı, güneşin doğmasının en yakın olduğu zamandı ama ışıktan korkanlar da güneşin doğuşunu geciktirmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. İnsanların tümü ortak geleceklerini korumak için birleştiğinde, insanlık her yanı kaplayacaktı. İnsanlığın onları yeryüzünden sileceğini düşünenler; diğerlerini etkisizleştirmek, bölmek ve yok etmek için akla gelebilecek veya asla düşünülemeyecek her türlü kötülüğü yapıyorlardı.

Selim son günlerde karşılaştığı insanların gözlerinde epeydir görmediği kadar çok ışık ve umut görmüştü. Galiba yaşamın tüm güzelliği ve anlamı, yaşama inanmakta saklıydı. "Her şey güzel olacak" diyebildiğiniz ve buna inanabildiğiniz zaman, dünya bir başka görünüyordu. Selim kendi içinden ve yakın çevresinden öyle çok güzellik yitirmişti ki artık geleceğin güzelliği bile onu çok ilgilendirmiyordu. Yalnızca Işık'ların artık ölmemesini, insanların yaşama ve çocuklara, insanlığa ve geleceğe inanabilmesini, doğayı ve birbirlerini sevebilmesini istiyordu. Yarının nasıl olacağını bilmiyordu ama bu onun için önemli değildi. Yarını yaşayabilmek için bugünü yaşamak gerekiyordu ve artık Selim'in yaşayacağı bir bugün kalmamıştı. Oysa bir zamanlar çevresinde ve geleceğinde çok fazla ışık olduğunu, çok daha fazlasını da bulabileceğini düşünürdu. Elinden geleni yapmıştı. Çevresinde hep birlikte yaşamın tadını çıkarabilecekleri, kendilerini ve birbirlerini ve bu gezegende yaşayan her canlıyı ve bu dünyanın her damlasını severek birlikte mutluluk senfonileri yazabilecekleri ışık halkaları olmasını istemişti. Ama dostlarının ışığıyla aydınlanamamıştı. Tuhaf bir şekilde, kendisine en yakın bulduğu arkadaşlarından birisi Kartal olmuştu. Bunun nedeni neydi? Gerçekten çok konuda iyi anlaşmaları mı, aralarında ikisini de aydınlatan Melda gibi bir güneş olması mı, hiçbir uyuşmazlık yaşayamayacak kadar ayrı kişilikleri ve bakış açılarının bulunması mı? Kartal'ı kendisine Can'dan ve Metin'den bile yakın hissetmesinin nedeni neydi? Hiç kimseyle her konuda anlaşamıyordu ama Kartal'la aynı düşündüğü tek bir konu bulmak bile çok zordu. Her ne olursa olsun, Melda'nın iyi ve güzel olduğu, her zaman iyi ve güzel olacağı ve onun yaşamının iyi ve güzel geçmesi için ne gerekirse yapmaya ikisinin de hep hazır oldukları dışında. Melda'nın yaşamını düşününce ikisi de büyük bir acı duyuyorlardı. Melda için en iyisini yapmaya çalışmışlar, ona yalnızca mutsuzluk ve yalnızlık verebilmişler, onu tek başına Güneş'in sorumluluğuyla bırakmışlardı. Kartal kendi bugününü yaşıyordu. Selim yarının nasıl olacağını bilmiyordu. Melda'ya ve Güneş'e daha güzel bir dünya bırakabilmenin bir yolunu bulabilmeyi çok isterdi. Aslında tüm insanların birbirleriyle ve doğayla barış içinde yaşayabilecekleri bir yaşam biçiminin kurulabileceğine çok inanmıştı. Ne yazık ki gelişmeler ne Selman'ın, ne Işık'ın, ne de Selim'in düşündüğü gibi olmamıştı. Düşüncelerle yaşam, kitaplarla gerçeklik, istenip planlananla uygulanıp gerçekleşen arasındaki ilişkinin karmaşık ayrıntılarını anlayabilmek ve geleceği belirleyebilmek hiç kolay değildi. Yaşamlar değiştikçe düşünceler değişiyordu ve ancak düşünceler geliştikçe insanlar gelişebiliyordu.

Selim son yıllarda yaptığı yürüyüşlerde karşılaştığı insanların gözlerinde, çok fazla kaygı ve acı, pek az ışık ve umut görmüştü. Erkeklerin ve kadınların çocuklara, birbirlerine ve doğaya ettiklerine inanamıyordu. İnsan insan oldukça, insanın insan olması zorlaşmıştı. Işık hızıyla yaklaşabiliyordu güzellliklere ve aynı hızla uzaklaşabiliyordu onlardan geride büyük acılar bırakarak. İnsan insan olup güçlendikçe, yaşamayı ve insan olmayı unutmuştu.

Selim "Yarın nasıl olacak?" diye düşündü. "Yarın her şey çok güzel olacak" diyebilmeyi çok isterdi. Ne yazık ki ne doğada, ne de insanın yarattığı tuhaf dünyalarda geleceği kesin olarak bilmek ve belirlemek olanaksızdı. Telefon çaldı. Işık arıyordu.

"Akşam geliyorum" dedi. "Bu fırsatı kaçırmak istemedim. Bu akşam her şey çok güzel olacak."

12 Mayıs 2019 Pazar

Selman'ın Sigarası


Kendisine,  Işık Abla'ya ve ona yaptığı kötülükleri düşündükçe Selman'a çok kızıyordu Selim. İlk düş kırıklığını abisinin sigara içtiğini gördüğünde yaşamıştı. Sonra bazı başka davranışları da dikkatini çekmişti. Annesi, babasının sigara içmesinden hoşlanmıyordu ve Selim bunu hep hissetmişti. Annesinin bir düşüncesinin yanlış olabileceğine asla inanmazdı Selim, bu yüzden yaşamında da sigara hiç olmamıştı. Selman'a da bırakması için ısrar etmeye kalkmış, "Sen kendi işine bak ufaklık" yanıtını almıştı.

Bir gün eve üzerinde "Ahmet Bey ve Ayten Hanım" yazılı bir zarf gelmiş, birkaç gün sonra bir akşam babası ve annesi hazırlanarak evden gitmişlerdi. Annesi "Fazla geç yatma Selim, abine uyma" demişti. Annesini bu elbise içinde daha önce görmemişti. Çok güzel görünüyordu. Babasınıysa giydiği takımda daha önce çok görmüştü. Gittiği düğünlerde kadınların renkli ve çeşitli, erkeklerinse siyah beyaz ve aynı tip giyindiği dikkatini çekmişti. Bu toplantıya onu neden götürmediklerini bilmiyordu. Selman zaten genellikle "Ne işim var benim orada" diyerek bu tür törenlere gelmiyordu.

Annesi ve babası gittikten kısa bir süre sonra Işık Abla gelince Selim şaşırdı ama çok da sevindi. "Işık Abla, hoş geldin" diye bağırdı. Selman onun sevincini pek hoş karşılamadı. "Bizim işlerimiz var ufaklık, sen kendi odanda oyalan ve sesini çıkarma fazla" dedi. Selim abisinin her söylediğini yapardı. Buna da karşı çıkmayıp gitti.

Bir süre sonra Işık Abla'nın bağırdığını duyar gibi oldu. Önce yerinden kıpırdamadı. Selman söylediklerini yapmadığında çok kızıyordu. Ama ses bir kez daha gelince Selman'ın odasının kapısına gidip içeriyi dinledi.

"Biraz yumuşak ol, canımı acıtıyorsun" dedi Işık Abla.

"Canının acıması hoşuma gidiyor, seni daha çok seviyorum" dedi abisi.

"Benim hiç hoşuma gitmiyor ama" dedi sert bir sesle Işık Abla. Selim daha önce onun böyle bir tonda konuştuğunu duyduğunu hatırlamıyordu. Selman öfkeyle bağırarak "Benimle böyle konuşamazsın" dedi. Işık Abla bir çığlık attı.  "Manyak mısın pis herif" dedi. "Sigaranı bacağımda söndürdün." Selman sakindi. "Bir daha böyle konuşursan yüzünde söndürürüm" dedi.

Selim donup kalmıştı. Selman'ın sigarasını hiç sevmemişti ama ondan şimdi tümüyle nefret etmişti. Biraz daha büyüdüğünde, Selman'dan Işık'a bunu yaptığı için hesap soracaktı. Şimdiyse ağzını açmaya korkuyordu. sessizce odasına döndü.

22 Nisan 2019 Pazartesi

Ay Parkı


Kızıl bir ışık yürüyordu Selim'in önünde ve biraz uzakta. Saçları ve etekleri esmeyen rüzgârda usulca savruluyordu. Yanında yaşamını taşıyordu. Gençliğinin verdiği bir güçle, hızla yürüyordu bilemediği geleceğinin peşinde. Kızıl bir ışığın çekim gücüne kapılmıştı Selim. Gidebileceği başka hiçbir yer yokmuş gibi onun peşinden yürüyordu. Gidebileceği başka bir yer var mıydı?

Olmayan rüzgârda savrulan saçlarında bir kırmızı ayın ışığını taşıyan Aydan önde, Selim arkada, çok uzun bir yol yürüdüler ve sonunda büyük bir kapıdan içeri girdiler. İçerisi dışarıdan çok farklıydı. Sessizlik ve dinginlik, yerini gürültü ve harekete bırakmıştı. Yalnızlığın yerini kalabalıklar almıştı. Kişiler ve gruplar dört bir yanı doldurmuş, kendilerine yeni yerler arıyorlar ve buluyorlardı. Kimi aşağıda kimi yukarıda, kimi sağda kimi solda, kimi önde kimi arkada, kimi küçük kimi büyük, kimi aydınlık kimi karanlık, kimi kısa kimi uzun; bulabildikleri zaman ve uzay hücrelerine biniyorlardı. Aydan çevresine bakınıp nereye gideceğine karar vermeye çalıştı. Selim gözlerini ondan ayırmadı. Gitmek istediği başka bir yer yoktu. Onun peşinden gidecekti. Yol araçlarının arasındaki onca seçeneğin içinden hangisine binmek istediğini bilmiyordu. Yalnızca kiminle birlikte olmak istediğini biliyordu.

Selman da bir zamanlar Işık'la birlikte bir başka büyük kapıdan geçip canlılığın ve yaşamın egemen olduğu bir küçük dünyaya girmişti. Selim'in onlarla birlikte gelmesi pek hoşuna gitmemişti ama sesini de çıkaramamıştı. Selim "Işık Abla, ne olur ben de geleyim sizinle" deyince Işık hemen "Neden olmasın Selim, birlikte gidebiliriz üçümüz" deyivarmişti. Selman'ın yüzü asılınca bir süre uzaklaşıp kendi aralarında fısıldaşmışlardı. Neden sonra Selim'in yanına döndüklerinde Selman'ın yüzü hâlâ asıktı ama isteksiz bir şekilde "Peki ufaklık ama ben ne dersem o olacak, şunu bunu isterim diye tutturmayacaksın, bizim işimiz olduğu zaman dediğimiz yerde kıpırdamadan sessizce bekleyeceksin, dönüyoruz dediğimde de sesini çıkarmadan hemen geleceksin" demişti. Dünyalar Selim'in olmuştu. Gittikleri zaman kimi aşağıda kimi yukarıda, kimi sağda kimi solda, kimi önde kimi arkada, kimi küçük kimi büyük, kimi aydınlık kimi karanlık, kimi kısa kimi uzun; bulabildikleri zaman ve uzay hücrelerine binenleri uzaktan merakla izlemişti. Onlardan birinde olmayı çok istemişti ama söz verdiği için sesini çıkarmamıştı. Sonra Selman bazı işleri olduğunu söyleyip uzaklaşmıştı. Selim Işık Abla'nın yüzündeki gerginliği görüp korkmuştu. Selman giderken "Yarım saate kadar dönerim" demişti. Işık "Ben de geleyim, Selim burada bekler" deyince Selman "Yalnız gitsem daha iyi" diyerek ısrar etmişti. Selim onların telaşlandığını görünce korkmuş, Işık Abla onunla konuşmaya başlayınca sakinleşmişti. Işık Abla zaman ve uzay hücrelerinden, içlerindeki ve dışlarındaki ışıklardan ve karanlıklardan söz etmişti. Bu kadar canlı ve ışıklı bir yerde karanlık olabilmesi Selim'i şaşırtmıştı. Çevreyi birlikte araştırmışlar, hücrelerin özeliklerini anlamaya çalışmışlardı. Kimisinin hızı, kimisinin yüksekliği, bazılarının beklenmedik değişimleri ve sarsıcı etkileri, bazılarınınsa sert kalkış ve duruşları ürkütücüydü. Selim'in uzaktan bakarken bile korktuğunu görünce Işık Abla "Korkmana gerek yok Selim" demişti. "Önemli olan basabileceğin sağlam bir toprak olması, uçmana ve düşmene gerek yok. Yürüyerek ve koşarak da eğlenebilirsin." Selim "Ben en çok karanlık tüneli merak ediyorum" demişti. Selman geciktikçe Selim Işık Abla'nın korkusunu hissetmişti. Selim'in kendisi korkmamıştı. Selman'a asla bir şey olmayacağını biliyordu. Zaman geçtikçe Selim de korkmaya başlamıştı. Sonra Selman gelmişti. "Nerede kaldın?" diye sormuştu Işık Abla. "Bir şey yok" demişti Selman. Işık Abla'yla Selman iki kişilik tekerlekli bir hücreye binip küçük bir bahçede dolaşmışlardı. Selim çok kıskanmış ve surat asmıştı. Sonra Işık Abla'yla Selim bir başka hücreye binmişlerdi. Selim bahçelerinin sonsuza dek yaşamasını istemişti. Sonsuzluk yoktu. Selman "Söz vermiştin ufaklık" demişti. Işık Abla'dan ayrılıp eve dönmüşlerdi.

Aydan önde Selim geride ve uzakta, başka bir dünyanın içinde yürüyorlardı. İçerisi dışarıdan çok farklıydı. Gürültü ve hareket ölümü unutturuyordu. Yalnızlıklar kalabalıkta kaybolmuştu. İnsanlar eğleniyordu. Kimi aşağıda kimi yukarıda, kimi sağda kimi solda, kimi önde kimi arkada, kimi küçük kimi büyük, kimi aydınlık kimi karanlık, kimi kısa kimi uzun; bulabildikleri zaman ve uzay hücrelerine biniyorlardı. Aydan çevresine bakınıp nereye gideceğine karar vermeye çalıştı. Selim gözlerini ondan ayırmadı. Dünyada gitmek istediği başka bir yer yoktu. Onun peşinden gidecekti. Yol araçlarının arasındaki onca seçeneğin arasından hangisine binmek istediğini bilmiyordu. Yalnızca kiminle ve kimlerle birlikte olmak istediğini biliyordu. Aydan zorlukla sürükleyebildiği ağır bavulunda yaşamını taşıyordu Gençliğinin verdiği bir güçle ölümü unutuyor ve unutturuyordu.

16 Nisan 2019 Salı

IQ OF AI



Selim remembered their discussions on intelligence in their friend groups at different stages of his life. Computers were not common in the periods Selman was with them, and Selman had no special interest in new computing tools. He was not familiar with computers and software structures. Selim was frequently reading some articles he could find from the libraries and anywhere he could reach. He therefore had more information on the subject than Selman had. Selman was consulting Selim for some of the problems e had in his mind. He was not able to understand how computers could think. Selim was objecting immediately. "No, brother, no! They don't think and they don't understand. They just do whatever they are programmed to do." He was showing some articles he had read, but Selman was always too busy to read other materials. He had to read his reference books and had to write critical essays first to be discussed in their communication groups, and then to be published by some means to reach other people. The discussions in Selim's friend groups were much more technical. In his primary school years, computers were far and magical stories. He and his friends were telling each other tales on the magic of computers. In later periods, he had friends who were experts of computational sciences either professionally or because of their own interests. Selim was also very curious. He was seeking and finding valuable information on topics which he considered to be important. This was not a coincidence. Ahmet Bey was also a knowledge hunter continuously reading the encyclopedias he had bought in times when they were very expensive. Ayten Hanım's sources were different but they were also very valuable. She was telling the stories she had witnessed during her life, and other stories she had heard from her friends she was meeting regularly. Selim had learned what were being lived in various parts of the country and in the world. The son of one of those friends, and the daughter of another one had moved to other countries to perform advanced studies and research on computers. Selim was not only learning and understanding their stories, but he was hearing some critical keywords told by the careful female observers.

The source of the discussions being made in Selim's mind was probably the sum of all the information he had received during his past life and experience, but specifically the comments of his close friends working in technical and scientific areas. Metin and Can were both prominent experts on electronic communication technologies, and Selim had learned much from them. Talking to experts was different. It was not like reading an article they had written. It was entering their worlds. It was seeing the terms and definitions, facts and relations, symbols and results, pictures and sounds exactly as they see them. Knowing Metin and Can, Selim had understood the meaning and reasons of the conclict resulting with a stark contrast occurred between them: "Anolog or digital?" Can was confident with the power and success of digital technologies. Metin was also understanding their value and using them successfully in his works and life, but he was not sure they were the best means for living good lives, and for having better futures. There were limits in analog worlds based on the characteristics of matter. However, digital worlds were almost limitless since they were comparatively energy free. Although Selim had heard the concepts before, he had not really understood them until he witnessed a discussion between Metin and Can.

The extraordinary discussion of intelligence quotient of artificial intelligence had started unexpectedly, but it had left deep traces in Selim's mind on the meaning and future of intelligence.

"You know my son," said Can to Metin. "I have the highest IQ among us. So I am the most clever man in this world. This is true, since we are the magnificent three of the world. I don't think there can be anyone in the world with an higher IQ than us. So I am the most clever man in the world, since I have the highest IQ among us."

It was obviously a joke but he was not smiling. Metin was also serious.

Selim stopped the smile starting to appear with the changes in his lips.

"Forget my IQ," he said. "I am the real idiot of the world. You can discuss as you wish. I will just listen to and remember later what you had told to keep the records of the history."

"OK," said Can. "It is also an important job. I believe you will be able to express my brightness in the best way."

"Bright may not be as luminous as expected," murmured Metin with a soft tone lacking any hint of objection.

"Humankind is about to be over," Can continued. "This is a fact, everybody knows this, but nobody expresses it seriously. Humans ate everything in the kitchen of Mother Nature. They will starve to death in the first fluctuation."

"So now you understand the importance of keeping the balance of nature," said Metin. He was surprised with Can's "kitchen of Mother Nature".

"I didn't know you had become an environmentalist," Can replied.

"I am not an environmentalist or anyist, I am only a scientist," Metin commented. "I believe being a scientist is the only survivable choice for a human who can use his brain and think."

Selim wondered what the response of Can would be. Can was probably more intelligent, skillful and successful than most of the scientists in the world, but he was not a scientist. This was not acceptable for him. He was believing that he could gain every important title in the world, without any exception. Can had considered choosing academic study alternative to become one of the top researchers in the best advanced research organization, but he had made his decision for having more direct influence on others. Although he had chosen power, he had always had a doubt about his decision. Power was money, and money was freedom in the era they were living. However, buying was not enough for owning, owning was not sufficient for using, and using was not providing well-balanced and happy lives. Can was trying not to think about his personal life and his past. His memories were giving unbearable pains making life too difficult to continue. His only choice was going after and living through the ultra-speed continuous rush highways.

Can surprised Selim by not replying to Metin's comment. He had probably forgotten his past desires for being an important scientist of his time. He continued to tell his arguments.

"I don't like being lost in the details. I don't care about the past and inventions made so far. What I see is this, in the digital age we now have no limits. We can live as fast as we can. We can live everything at maximum level. Digital life is infinite. We can see, hear, read, understand, compute, and know everything."

"Can we know ourselves?" asked Metin softly.

"Yes, why not? We have all sorts of equipment to monitor and analyze human functions. We have advanced imaging and recording technologies. The puzzles of the brain and genes are about to be solved completely. We are redefining the universe and life."

Metin did not reply. Can waited for a reply and comment. Metin was silent. Can looked at Selim expecting a response but he just shook his head reminding he had chosen to be out of the game. Metin talked again after quite a long time.

"I don't like listening to digital music," he said, and continued after pausing a while. "Digital music is not real, it is only a calculation and estimation of a music recorded and transformed at a certain place and time.

Selim felt the storm coming. It would not be possible to stop it after once started. Can's defense initiated the IQ game.

"If you are not able to hear and understand digital music, you are not real. Do you want to return past ages with magnetic tapes, records, compact discs, and sheets? Do you want to be limited with analog data and matter? We are in an incredible transition age. We will soon get rid of even other limiting factors of matter. We will reach the quantum universe where we will be able to see, hear, record, and read continuously."

"Do you think it will also be possible to smell, taste and touch continuously? Seeing and hearing are important, but they are not sufficient for living. I still love listening to a song directly being played and sang in a room. No digital reproduction can achieve providing that feeling."

"My son, you are like the first humans who were unable to see anything other than their stone tools. Don't be an idiot."

"I am not an idiot. You know that my IQ is higher than yours."

"I only laugh at that. Who said that, when, and after which kind of a test? How can your IQ be higher than mine with only a simple understanding of the analog world? You are a novice in the digital world. The facts of our contemporary lives and sciences are like magic for you."

It was not a meaningful discussion and probably both of them was aware of this fact. However, Selim was feeling that the main discussion was not between their minds, but between the scientific developments and applied technologies they were believing and defending. Their routes of thinking had been created with their preferences and lives they had lived. It could be possible to be objective when comparing the knowledge reflections in different minds, but creating rules for identifying the methods of evaluation and conclusion was not so easy. It was requiring a complete analysis of the brain system which seemed not easier than understanding the physical facts behind quantum theories and the external universes in far proximities of the known universes.

"What is IQ?" asked Selim, expecting the argument to continue in a softer way. Both Can and Metin did not seem to be much interested, but Can answered.

"You know," said Can in a tone declaring that he knows everything and he is authorized to make all definitions. "In the information age with communication at light speed, nothing will remain the same as before. In the past, IQ was a number measuring a position between superiority and inferiority, to distinguish special talents from ordinary masses. It was mainly a virtual measurement of a capacity to see the relations between symbols. Specifically, it was understood as a power to understand the magic hidden in shapes, letters, numbers, images and sounds. Intelligence quotients would not be measured if they were equal for every member of the universe, but they are not equal. I don't know yet if there are other species measuring their talents, but humans had always liked representing their values with numbers. They were using intelligence algorithms operating with simple logical methods based on the capacities of verbal and mathematical processors of the individuals. It was later considered in a more complex way, defining alternative quotients for emotional, social, visual, audial, esthetic, creative, and many other types of approaches. However, I don't think they are all meaningful. Most of them can be defined as a function of intelligence capacities of processing letters and numbers. They all give a percentage to show the capacity for processing a certain type of input."

"You know nothing," objected Metin with a soft voice. "Life and mind are far more complex than you can imagine. You can't define anything as a perfect function of other parameters. They are all approximations. That's the main problem of the digital world. Nothing is white or black in real world, but digital description and simple logic see everything as blacks and whites, zeros and ones. Can everything be black or white? This is nonsense. They tried to include grays in their weak logic to better simulate the real world, but it was also useless. It was only a trick trying the hide the problems of their system. They used ones and zeros to define gray, and called it as a big invention. Can it be sufficient to change only the validity of the binary system? Whatever you do and define, there is a single universe with its light and darkness at a specific time. All grays are temporary. Only black or white, light or darkness is permanent and eternal."

Selim considered interfering the discussion with a small comment but he gave up. It was their world and their discussion. Selim was feeling himself like a visitor coming from another universe. He had forgotten what he had thought when Can started talking again.

"These are all meaningless, you can't change the direction of the history backwards. The first stone and wheel, the first letter and gunpowder, the first electricity observed and the last fusion reaction to occur are not much different. They are all results of complex functions coming from the dynamics of the space and time, within the validity of our universe. Whatever you tell, however we talk, the new era of living at light speed already started. Living interactively together with new species based on artificial intelligence will soon be the only form of life. Nature, world, space, time, life, death, universe, infinity, eternity, and many other parameters yet not known will be redefined and defined. Nothing was the same after the fire. Nothing will be the same after the transition for living at light speed is completed."

The discussion was too theoretical for Selim. He wanted to change the subject asking a sequence of questions which had appeared in his mind during the argument of Can and Metin.

"Is there a method for measuring intelligence quotient of artificial intelligence? Are there continuous performance measurements being made to trace the current capacities of natural and artificial intelligences? Is there sufficient people in the world who are curious about such discussions and practices being ready to pay the costs of all those?"

"We have to study on IQ of AI," said Metin.

Can smiled happily, as if he had gained his life back.

30 Mart 2019 Cumartesi

Topraktan, Sudan ve Havadan Kalan


Selim uzakta da olsa yakından izlemeye çalıştığı ilk seçimi düşündü. Selman onun mitinglere gelmesini istemiyordu. Selim abisine kızıyordu. "Ben artık büyüdüm abi, her yere gelebilirim, küçük değilim" diyordu. Selman ikna etmeye çalışarak, gerekirse kandırarak, hiçbiri olmazsa annesine ve babasına "Küçük oğlunuza sahip çıkın" diyerek onu engelliyordu. 1 Mayıs'a götürmemişti. Babası buna karşın Selman'a çok kızmıştı. "Bu çocuğu da sığ fikirlerinle zehirliyorsun, ona bir şey olursa seni asla affetmem" demişti. Annesi ağlamıştı. "Niye böyle yapıyorsunuz, herkes gibi biz de güzel bir kahvaltı yapamayacak, gülerek sohbet edeceğimiz bir akşam yemeğinde bir araya gelemeyecek miyiz?" demişti. Bu düşünce Selim'in çok hoşuna gitmişti ama koşullar hep kötüleşmişti. Selman evden her geçen gün biraz daha uzaklaşmıştı.

Selman için çok korktuğu 1 Mayıs'tan sonra Selim abisini çok fazla görmemişti. Peşine takılmasın diye galiba Selim'den özellikle biraz uzak duruyordu. Ona evden yapabileceği bir görev vermiş, seçimleri izlemesini istemişti. "Küçük delikanlım" demişti. "Bir şeyler değişiyor ve değişecek. 1 Mayıs'ta ve sonrasında ağır bir saldırı oldu ama biz toprakta karınca kadar çokuz.  Henüz nerede olması gerektiğini bilmeyenler de öğrenecek. Gelecek böyle korkuyla dolu olmayacak. Seçimler insanların ışıklarını görmesini ve göstermesini sağlayacak."

Selim Işık Abla'yı hatırlayarak gülümsemişti. Onun güzelliğini görüp anlayan bir insanın yanlış karar vermesi çok zordu. Selim'in Selman'ın yanında daha çok olmak istemesinin en önemli nedenlerinden biri de Işık'a daha yakın olmak, onu daha sık görebilmekti. Henüz yaşamında Melda yoktu. Onun için, yaşamına anlam katan en büyük güzellik Işık'tı.

Ulaşabildiği tüm bilgilerden yararlanarak abisinin istediğini yapmıştı. Tuhaf bir şekilde, belki de en iyi izlediği seçimlerden birisi bu olmuştu. Gazetelerdeki yazıları dikkatle okumuş, radyodaki ve televizyondaki programları dinlemiş, seçimlerin mantığını, partilerin yapısını, liderlerin kişiliklerini ve düşüncelerini anlamaya çalışmıştı. O sıralarda adı pek konmamış olsa da dört eğilimle o dönemlerde tanışmıştı. Selman o dört eğilimin solundaydı. Babası o dörtlünün içindeki soldaydı. Dört eğilim biraz tuhaftı. Ortaya yakın bir soluyla, diğer yanda uzaklaşarak kaçan üç sağı vardı. Selim Selman'la babasının tartışmalarının kesilmesinden, konuşmalarının yumuşamasından, birbirlerinin söylediklerini daha fazla onaylamalarından bu kez farklı düşünmediklerini anlamıştı. Selman babasının partisini destekliyordu. Selim'e de bir ara ayrıca açıklamıştı. "Koşullar kötü" demişti. "İnsanların biraz soluk almaya ihtiyacı var. En azından bu sert baskıların biraz hafiflemesi lazım. İnsanların korunması lazım. Başka katliamlar olmasının önüne geçilmesi lazım. Bu seçimle her şey değişmez ama belki oyunlar kurallarına daha uygun oynanabilir. belki insanlar korunabilir, kahvelerin taranmasının ve gösterilere saldırılmasının önüne geçilebilir." Selim oyunun ne olduğunu henüz bilmiyordu. Abisinin söylediklerini anlamaya çalışıyor, ağzından çıkan her sözü onaylıyordu. Topraktaki karıncaları, sudaki balıkları ve havadaki kuşları henüz yeterince tanımıyordu. Annesinin ve Selman'ın, babasının ve yakın çevrelerindeki birkaç kişinin, kendi öğretmeninin ve arkadaşlarının söylediklerinden yola çıkarak kendisinin, çevresinin, yaşadığı toprakların ve dünyanın öyküsünü yazmaya çalışıyordu.

Selman'ı çok merak ettiği bir mayıs gününde yaşananlar gibi, izlemeye çalışarak kafasında öyküsünü yazdığı o ilk seçim de önemli bir dönüm noktası olmuştu. Selim o günlerdeki umutları ve coşkuyu hep özlemle hatırlamış, insanların o duyguları yeniden bulup yaşayabilmesini istemişti. Zamanla ve değiştikçe, insanların yolculuğunu nehirlerin akışına benzetmişti. Akacak uygun bir yatak buldukça ve çevreden gelen sularla beslendikçe çoğalıyor ve güçleniyor, önleri kesilip geniş alanlara yayıldıklarında ve kaynakları kuruduğundaysa eksilip tükeniyorlardı. Seçimlere yakın bir günde aniden bastıran bir yağmur, sokaklara çıkmış insanların umutlarını ve coşkularını ıslatarak onlara doğanın gücünü ve neşesini getirmişti. Selim yaşamın artık güzelleşeceğine, insanların anlamsız çatışmalar yüzünden ölmeyeceklerine, abisi ve Işık Abla için artık endişelenip korkmayacağına inanmıştı. Okuduklarında ve izlediklerinde insanların birleştiklerinde ve doğru bir yola girdiklerinde kazandıkları gücü görmüş, sonuçların çok iyi olacağını düşünmüştü. Derlediği bilgilerde geneli ve özeli yansıtan önemli ayrıntılar vardı. Bunlardan yararlanarak seçim öncesini, seçimi ve seçim sonrasını anlatan bir yazı yazmıştı. Yazıyı babası da abisi de çok beğenmişti. Ne yazık ki sonraki gelişmeler pek iyi olamamıştı. Büyük sevinçler yaşanmış, mutlu sonlara ulaşılamamıştı. Toplumsal oyunların kuralları eşit haklarla oynanmaları için konmuyor, güçlüler kendileri için olması gerekenleri gerçekleştirmenin yollarını buluyorlardı. Destekledikleri partinin büyük başarısı zafer getirmemiş, onu karanlık güçlerin desteğine muhtaç bırakmıştı.

Selim geçmişi ve yakından izlediği o seçimde ve sonrasında yaşananları, Selman'ı, Işık Abla'yı, babasını, annesini, Melda'yı acıyla hatırladı. Yirmi beş yıl sonra bir başka seçimde bir başka parti, çok daha az bir oy oranıyla tek başına yönetme hakkını eline geçirebilmişti. Dünya değişiyordu ama gücün yaşamla ve insanlıkla savaşındaki belirleyiciliği aynı kalıyordu.

Bir seçim daha yaşanırken Selim, uzakta da olsa yakından izlemeye çalıştığı ilk seçimi düşündü. Bunca yıldır yaşanan onca seçimin hiçbir şeyi değiştirmediğini ama her birinde yeni başlangıçlar yaptığını ve önemli değişimlerin yolunu açtığını bir kez daha anladı. Hiçbir şeyden ve her şeyden kalan ne olabilirdi? Güzel insanları hatırlamaya ve anlamaya çalıştı. İnsanların 21. yüzyılda kendilerini ve birbirlerini tanımayı ve anlamayı, huzura ve mutluluğa kavuşmayı artık öğrenebilmesini ve başarabilmesini; birbirlerini ayakkabılarından tanıdıkları savaşların yokluk günlerinin bir daha asla yaşanmamak üzere geride kalmasını umdu.

Nâzım Hikmet, Kuvâyi Milliye, http://www.physics.metu.edu.tr/~uoyilmaz/TurkSiiri/cagdasturksiiri/nazimhikmet/nazimhikmet-(kuvayimilliye-baslangic-onlar).htm, http://kitap.ykykultur.com.tr/kitaplar/kuvayi-milliye-abidin-dinonun-desenleriyle

Leylâ Erbil, Kalan, https://www.iskultur.com.tr/kalan.aspx


http://seliminoykuleri.blogspot.com/2016/11/selimin-oykuleri.html
http://seliminkucukoykuleri.blogspot.com/
http://seliminkucukoykuleri.blogspot.com/2018/12/selimin-kucucuk-oykuleri.html

1 Mart 2019 Cuma

Selim'in Düşleri


Selim küçükken çok düş görürdü. Büyüdükten sonra da düş görmeyi sürdürmüştü ama düşleri azalmış ve bozulmuştu. Belki o kadar azalmamıştı ama çoğunu hatırlamaz olmuştu. Yaşamı artık eskisi gibi rahat ve mutlu değildi. Umutları ve korkuları çoğalmıştı. Kendine daha çok güveniyordu, Selman'ın güvenini boşa çıkarmaktan daha çok korkuyordu.

Selman bir çantayı alıp bir yere götürmesini istemişti. Çantadan ve götüreceği yerden kimseye söz etmemesi gerekiyordu. Selim yalan söylemeyi bilmezdi, sevmezdi, beceremezdi. Onun bu hallerini gördükçe Selman omzuna bir yumruk atar, gülerdi. "Yalan söylemeyi beceremiyorsan, yalan söylemeden istediklerini ve yapılması gerekenleri yapmanın bir yolunu bulmalısın" derdi. Selim yaşamın masallardaki ve öykülerdeki gibi dürüst olarak, gerçeklere inanarak ve insanları severek sürememesine şaşardı. "Annem seni biraz fazla korumuş, insanları görmene engel olmuş" derdi Selman. Selim annesinin onu koruduğunu hissetmemişti. Ama Selman'ı uzun süre, karşılaştığı her zorlukta gelip onu kurtaracak kusursuz bir romanın kahramanı gibi görmüştü. Selim bir an önce büyümek istiyor ama yıllar geçtikçe büyümekten korkuyordu.

"Abi" diyordu. "Biz eskiden daha çok oynardık seninle."

"Oynadığımız güzel günler yine gelecek ama şu an çok zor bir dönemeçteyiz" diye başlayarak farklı öyküler anlatıyordu Selman da. İnsanların arasındaki eşitsizlikten, yaşadıkları zorluklardan, mahallelerindeki ve okullarındaki insanlardan, annesinin ve babasının ailelerinden ve arkadaşlarından, en çok da kendi arkadaşlarından söz ediyordu. Dünyanın ve insanın öyküsünü anlatıyordu. Dünyanın nasıl insanlı bir gezegen, insanın nasıl insan olduğunu anlatıyordu. Selman'ın anlattıklarını dinlemek Selim'e hiçbir masalı dinlerken yaşamadığı bir mutluluk veriyor, Selman'a ve geleceğe güven duyuyordu. Selman'a duyduğu güven arttıkça, kendisine duyduğu güvenin azalacağını ve yaşamının zorlaşacağını bilmiyordu.

Babasının annesi ve Selman'la çatışmaları Selim'i çok yıpratmıştı. Tüm yaşadıklarının içinde onu en çok etkileyen belki de bu sert kavgalara sürekli tanık olması olmuştu. Önce annesinin babasından korkusunu ve babasının kurduğu katı düzenin acılarını hissetmişti. Küçükkken ona çok iyi davranan babasının beklentileri ve uyulması gereken kurallar arttıkça nasıl böyle değiştiğini anlamakta güçlük çekmişti. Annesi babasının yaşamın zorluklarına katlanmakta güçlük çektiği için sertleştiğini, onları çok sevdiğini söylüyordu. Selim annesini dinlerken babasını anlıyor ve seviyor, herhangi bir nedenle babasıyla karşı karşıya geldiğindeyse dizleri titremeye başlıyor, bayılacak gibi oluyordu. Korkusu ve babasıyla aralarındaki uzaklık sürekli artıyordu. Selman dışarıda olduğu zamanlarda annesini korumak için ne yapacağını bilemiyordu. Küçücük bedeniyle, yere düşmüş küçücük bir kadının üzerine doğru yuvarlanmakta olan dev bir kayanın önüne nasıl geçebilir, onu nasıl durdurabilirdi? Yine de çoğu kez durdurabiliyordu. Bir köşeye geçip yüksek sesle ağlamaya başlıyor, babasını kafasındaki dünyadan gerçek dünyaya döndürmeyi başarabiliyordu. Ama her yeni olayda daha büyük bir korku duyuyordu. Selman babasının sözünü dinlememeye başladığında onların birbirlerini öldürmelerinden korkmuştu. Selman "Gidiyorum" dedikçe babası "Gidersen buraya cesedinle dönersin" diyordu. Selim ağlıyordu, babasının bunları nasıl yapabildiğini ve söyleyebildiğini anlayamıyordu. Annesi Selim'e anlatmaya çalışıyordu. Babasının abisinin başına bir şey gelmesinden çok korktuğunu, korkusunda haksız da olmadığını, dışarıdaki koşulların çok tehlikeli olduğunu ve Selman'ın o her zamanki inadıyla hep en tehlikeli yerlerde dolaştığını, babasının Selman'ın başına bir şey gelmesinden çok korktuğu için ne yapacağını ve ne söyleyeceğini bilemediğini, bu yüzden çaresizlik içerisinde böyle davrandığını söylüyordu. Babasının annesi ve Selman'la çatışmaları Selim'i çok yıpratmıştı.

Selman evden uzaklaşınca babasının tüm kavgaları bitti. Koltuğunda sessizce saatlerce oturuyor, Selim'e ve annesine bazen bütün gün tek bir söz etmiyordu. Selim de Selman'ın yolundan gitmese yaşamları farklı olabilirdi.

Selim büyüdükçe kendine daha çok güvenmişti ve Selman'ın güvenini boşa çıkarmaktan daha çok korkmuştu. Selman'ın her şeyi ve tüm gerçekleri, yapılabilecek ve yapılması gereken tüm iyi ve güzel işleri bildiğini düşünüyor, onun istediklerini yapmanın yaşamın anlamı olduğuna inanıyordu. Bir gün Selman Selim'e bir çanta verip onu bir kahveye götürmesini istemişti.

"Çantayı asla açma, tam dediğim saatte orada ol, beş dakika içinde birisi gelecek, bilmediğin bir ad söyleyip ona selam söylemeni isteyerek çantayı alacak, o gittikten bir iki dakika sonra kalk. Etrafta biraz dolaşarak eve dön." Selim bunları yapıp yapmadığını, sonra neler olduğunu hatırlamıyordu.

Selim çantayı sıkıca tutarak gelmiş, bir masanın kenarındaki sandalyeye ürkekçe oturmuştu. Kahvehane kalabalıktı. Masalar erkeklerle doluydu, sigara içiyorlardı, duman her yeri kaplamıştı, Selim'in gözlerini yakıyordu. İçeride tek bir kadın yoktu. Selim korkuyordu. Selman'ın istediklerini doğru yapamamaktan korkuyordu. Başına bir iş gelmesinden korkuyordu. Dakikalar geçtikçe gerginliği ve korkusu büyüyordu. Adam gelmezse ne yapacaktı?

Birdenbire birisi yanına belirip bilmediği bir ad söyleyerek ona selam söylemesini istedi. Selim telaş içerisinde bir an önce çantayı verip kurtulmak için onu az önce koyduğu yere uzandı. Yaşadıklarına inanamadı. Çanta yok olmuştu. "Olamaz, olamaz, olamaz" diye haykırdı içinden. "Buradaydı, elimin altındaydı, birisi almış olamaz, gitmiş olamaz." Bir ara masanın yanında bir adamın belirip sonra hızlıca uzaklaştığını hayal meyal hatırladı. Yaşadıklarına inanamadı. Başı dönüyor, dünya ayaklarının altından kayarak uzaklaşıyordu.

Selim büyüdükten sonra da, küçük evinde yalnız kaldıktan sonra da düş görmeyi sürdürmüştü. Düşlerinin çoğunu hatırlamaz olmuştu ama bazen kısa ve renkli bir düş, geçmişini ya da geleceğini anlatıveriyordu. Yaşamakta olduklarının en ağır yüklerinin etkisiyle.

http://seliminoykuleri.blogspot.com/2016/11/selimin-oykuleri.html


Rüyada Kahvehane Görmek
Rüyada kahvehane görmek, genellikle olumsuz olarak yorumlanan rüyalardandır. Rüyayı gören kişi için mal kaybına, yapacağı ticarette veya iş hayatında zarara uğramasına ve maddi sıkıntı içerisine girmesine delalet eder. Çevrede bulunan ve sözü geçen bir kişinin, rüyayı gören kişiye yapacağı eziyete, bu eziyetten dolayı kişinin sıkıntı çekmesine işarettir. Ayrıca kişi zor durumda ise bu durumdan art niyetli bir tanıdığın faydalanmasına yorumlanmaktadır.
http://ruyameali.com/ruyada-kahvehane-gormek

20 Şubat 2019 Çarşamba

Işık'ın Mucizeleri ve Yaşamanın Akılalmaz Güzelliği



Yaşamında kaç insan olduğunu ve bunların kaçının kadın olduğunu düşündü Selim ve birden bir kadınla bir erkeği hatırladı. Her insan gibi öyküleri çok uzundu her ikisinin de ama Selim'in aklında yalnızca birer sahne vardı ikisiyle ilgili. Birinde kadın erkeğe duyduğu ilahi aşk nedeniyle çok büyük bir acı çekiyor ve bu acıyı tırnaklarıyla etinin arasına batırılan iğnelerle anlatıyordu. Diğerindeyse adam belirli bir sürede kısa ilişkilerle birlikte olduğu kadınların sayısından söz ediyor ve bu sayıyı belirli varsayımlarla hesaplayarak doğrulamaya çalışıyordu. On yılda bin miydi, yirmi yılda beş bin miydi, Selim sayıyı hatırlamıyordu. Gecen yüzyılda beş yılda on milyonlar mı, on binlerce günde binler mi ölmüştü, bilmiyordu. Çocukların ve kadınların ve erkeklerin ve tüm insanların gözlerindeki acıyı ve yüzlerindeki derin çizgileri biliyordu yalnızca. Selim galiba erkeğin ölümüyle biten bir başka kadının ve erkeğin öyküsünü hatırladı. Selman'ın bir arkadaşı film televizyonda gösterildiğinde ertesi gün dairedeki bütün kadınların kendileri için binlerce kilometre yol yapmayı göze alacak bir erkek bulma hayalleri kurduğundan söz etmişti. Selim Selman'ın bunu kadınları küçücük dünyalarına sıkışmış küçücük insancıklar olarak görüp küçümseyen bir havayla anlattığını hatırlıyordu. Selman'ın gençliğinde kadınlarla erkekler arasındaki duvarlar daha yüksekti. Kadınların ve erkeklerin bedenleri ve ruhları birbirine çok uzaktı. Birbirlerine dokunmaları çok zordu.   Kendilerine dokunmaları zordu. Birbirlerini ve kendilerini anlamaları kolay değildi. Sonra yaşam ve iletişim biçimlerindeki değişimler duvarlarda çatlaklar açmaya başlamıştı. Çatlaklar bazılarına özgürlük, bazılarına daha büyük ve daha çok baskı getirmişti. Selim Melda'yla kavuşamasa bile şanslı olduğunu düşünüyordu. Yaşamında Işık'lar ve Sima olmuştu. Bir gün ve bir an için bile yaşamaya değer olabileceğini düşünürken, onlarla güzelliklerin yıldızlar gibi çoğaldığını hissetmişti. Tanıdığı son Işık, ona akılla bedenin ve ruhla tenin arasındaki sınırların kalktığı bir dünya olabileceğini düşündürmüştü.

Bu Işık tanıdığı hiçbir insana benzemiyordu. Biraz Selman'la birlikte izlediği eski kovboy filmlerinden birindeki bir kadını hatırlatıyordu. Kimseye "Hayır" demediğini söylüyordu kadın ve gerçekten kimseyi reddetmiyordu. Gülmeye ve dokunmaya konan sınırlar yaşamı çok sertleştiriyordu. Kadın Selim'i rüyalarına girip ona dokunacak, ona hayal bile edemeyeceği deneyimler yaşatacak kadar çok etkilemişti. Işık da farklılığını ilk tanıştıkları gün bile duruşu ve bakışları, sözleri ve sessizliği, yakınlaşmasındaki ve uzaklaşmasındaki kışkırtıcı müzikle göstermişti. Buluştukları ilk günden başlayarak hep yeni sürprizlerle gelmişti. Sevmeyi ve sevilmeyi, konuşmayı ve dinlemeyi, susmayı ve susturmayı, oynamayı ve oynatmayı, kıpırdamayı ve kıpırdatmayı, dokunmayı ve dokunulmayı çok iyi biliyordu. Yaşamanın akılalmaz güzelliğini gösteriyor ve yaşatıyordu.

Selim ona Işık kadar rahat ve güzel dokunan bir başkasını görmemişti. Bir tüy gibi hafifti ve dağlardan denizlere akan kar suları kadar doğaldı. Birbirlerine dokundukça birlikte uzun yolculuklara çıkıyorlar, erişilmez yerlere gidiyorlardı. Işık Selim'in kendisinin bile pek dokunmadığı yerlerine dokunarak inanılmaz heyecanlar yaratıyor, bulduğu her güzellikle uzun uzun oynuyordu. Selim onun yarattığı harikaların yansımalarını bulup göndermeye çalışıyor, Işık gizli denizlerinin yollarını bulması için ona yardım ediyordu. Selim her yerine böyle rahat ve güzel dokunan bir başkasını görmemişti.

"Işık varsa evrende mucizeler de mutlaka olmalı ve her biri her zaman hep yeni mucizeler yaratacak güçte olmalı" diye düşündü Selim. Kendini Işık'ın ellerine ve güzelliğine bıraktı. Melda'yı ve Sima'yı unuttu.