kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Haziran 2019 Pazartesi
Yarın Nasıl Olacak?
Selim son günlerde yaptığı yürüyüşlerde karşısına çıkan insanların gözlerinde, epeydir görmediği kadar çok ışık ve umut görüyordu. Galiba yaşamın tüm güzelliği ve anlamı, yaşama inanmakta saklıydı. "Her şey güzel olacak" diyebildiğiniz ve buna inanabildiğiniz zaman, dünya bir başka görünüyordu. Çevreye baktığınızda yalnızca insanlığı kaplamakta olan bir karanlığı gördüğünüzde ve bunu zihninizin ve teninizin her noktasında hissettiğinizdeyse, bekleyebileceğiniz bir gelecek kalmıyordu.
Selim son günlerde karşılaştığı insanların gözlerinde epeydir görmediği kadar çok ışık ve umut görmüştü. Yine çok korkmuştu. Gecenin en karanlık zamanı, güneşin doğmasının en yakın olduğu zamandı ama ışıktan korkanlar da güneşin doğuşunu geciktirmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. İnsanların tümü ortak geleceklerini korumak için birleştiğinde, insanlık her yanı kaplayacaktı. İnsanlığın onları yeryüzünden sileceğini düşünenler; diğerlerini etkisizleştirmek, bölmek ve yok etmek için akla gelebilecek veya asla düşünülemeyecek her türlü kötülüğü yapıyorlardı.
Selim son günlerde karşılaştığı insanların gözlerinde epeydir görmediği kadar çok ışık ve umut görmüştü. Galiba yaşamın tüm güzelliği ve anlamı, yaşama inanmakta saklıydı. "Her şey güzel olacak" diyebildiğiniz ve buna inanabildiğiniz zaman, dünya bir başka görünüyordu. Selim kendi içinden ve yakın çevresinden öyle çok güzellik yitirmişti ki artık geleceğin güzelliği bile onu çok ilgilendirmiyordu. Yalnızca Işık'ların artık ölmemesini, insanların yaşama ve çocuklara, insanlığa ve geleceğe inanabilmesini, doğayı ve birbirlerini sevebilmesini istiyordu. Yarının nasıl olacağını bilmiyordu ama bu onun için önemli değildi. Yarını yaşayabilmek için bugünü yaşamak gerekiyordu ve artık Selim'in yaşayacağı bir bugün kalmamıştı. Oysa bir zamanlar çevresinde ve geleceğinde çok fazla ışık olduğunu, çok daha fazlasını da bulabileceğini düşünürdu. Elinden geleni yapmıştı. Çevresinde hep birlikte yaşamın tadını çıkarabilecekleri, kendilerini ve birbirlerini ve bu gezegende yaşayan her canlıyı ve bu dünyanın her damlasını severek birlikte mutluluk senfonileri yazabilecekleri ışık halkaları olmasını istemişti. Ama dostlarının ışığıyla aydınlanamamıştı. Tuhaf bir şekilde, kendisine en yakın bulduğu arkadaşlarından birisi Kartal olmuştu. Bunun nedeni neydi? Gerçekten çok konuda iyi anlaşmaları mı, aralarında ikisini de aydınlatan Melda gibi bir güneş olması mı, hiçbir uyuşmazlık yaşayamayacak kadar ayrı kişilikleri ve bakış açılarının bulunması mı? Kartal'ı kendisine Can'dan ve Metin'den bile yakın hissetmesinin nedeni neydi? Hiç kimseyle her konuda anlaşamıyordu ama Kartal'la aynı düşündüğü tek bir konu bulmak bile çok zordu. Her ne olursa olsun, Melda'nın iyi ve güzel olduğu, her zaman iyi ve güzel olacağı ve onun yaşamının iyi ve güzel geçmesi için ne gerekirse yapmaya ikisinin de hep hazır oldukları dışında. Melda'nın yaşamını düşününce ikisi de büyük bir acı duyuyorlardı. Melda için en iyisini yapmaya çalışmışlar, ona yalnızca mutsuzluk ve yalnızlık verebilmişler, onu tek başına Güneş'in sorumluluğuyla bırakmışlardı. Kartal kendi bugününü yaşıyordu. Selim yarının nasıl olacağını bilmiyordu. Melda'ya ve Güneş'e daha güzel bir dünya bırakabilmenin bir yolunu bulabilmeyi çok isterdi. Aslında tüm insanların birbirleriyle ve doğayla barış içinde yaşayabilecekleri bir yaşam biçiminin kurulabileceğine çok inanmıştı. Ne yazık ki gelişmeler ne Selman'ın, ne Işık'ın, ne de Selim'in düşündüğü gibi olmamıştı. Düşüncelerle yaşam, kitaplarla gerçeklik, istenip planlananla uygulanıp gerçekleşen arasındaki ilişkinin karmaşık ayrıntılarını anlayabilmek ve geleceği belirleyebilmek hiç kolay değildi. Yaşamlar değiştikçe düşünceler değişiyordu ve ancak düşünceler geliştikçe insanlar gelişebiliyordu.
Selim son yıllarda yaptığı yürüyüşlerde karşılaştığı insanların gözlerinde, çok fazla kaygı ve acı, pek az ışık ve umut görmüştü. Erkeklerin ve kadınların çocuklara, birbirlerine ve doğaya ettiklerine inanamıyordu. İnsan insan oldukça, insanın insan olması zorlaşmıştı. Işık hızıyla yaklaşabiliyordu güzellliklere ve aynı hızla uzaklaşabiliyordu onlardan geride büyük acılar bırakarak. İnsan insan olup güçlendikçe, yaşamayı ve insan olmayı unutmuştu.
Selim "Yarın nasıl olacak?" diye düşündü. "Yarın her şey çok güzel olacak" diyebilmeyi çok isterdi. Ne yazık ki ne doğada, ne de insanın yarattığı tuhaf dünyalarda geleceği kesin olarak bilmek ve belirlemek olanaksızdı. Telefon çaldı. Işık arıyordu.
"Akşam geliyorum" dedi. "Bu fırsatı kaçırmak istemedim. Bu akşam her şey çok güzel olacak."
1 Mart 2019 Cuma
Selim'in Düşleri
Selim küçükken çok düş görürdü. Büyüdükten sonra da düş görmeyi sürdürmüştü ama düşleri azalmış ve bozulmuştu. Belki o kadar azalmamıştı ama çoğunu hatırlamaz olmuştu. Yaşamı artık eskisi gibi rahat ve mutlu değildi. Umutları ve korkuları çoğalmıştı. Kendine daha çok güveniyordu, Selman'ın güvenini boşa çıkarmaktan daha çok korkuyordu.
Selman bir çantayı alıp bir yere götürmesini istemişti. Çantadan ve götüreceği yerden kimseye söz etmemesi gerekiyordu. Selim yalan söylemeyi bilmezdi, sevmezdi, beceremezdi. Onun bu hallerini gördükçe Selman omzuna bir yumruk atar, gülerdi. "Yalan söylemeyi beceremiyorsan, yalan söylemeden istediklerini ve yapılması gerekenleri yapmanın bir yolunu bulmalısın" derdi. Selim yaşamın masallardaki ve öykülerdeki gibi dürüst olarak, gerçeklere inanarak ve insanları severek sürememesine şaşardı. "Annem seni biraz fazla korumuş, insanları görmene engel olmuş" derdi Selman. Selim annesinin onu koruduğunu hissetmemişti. Ama Selman'ı uzun süre, karşılaştığı her zorlukta gelip onu kurtaracak kusursuz bir romanın kahramanı gibi görmüştü. Selim bir an önce büyümek istiyor ama yıllar geçtikçe büyümekten korkuyordu.
"Abi" diyordu. "Biz eskiden daha çok oynardık seninle."
"Oynadığımız güzel günler yine gelecek ama şu an çok zor bir dönemeçteyiz" diye başlayarak farklı öyküler anlatıyordu Selman da. İnsanların arasındaki eşitsizlikten, yaşadıkları zorluklardan, mahallelerindeki ve okullarındaki insanlardan, annesinin ve babasının ailelerinden ve arkadaşlarından, en çok da kendi arkadaşlarından söz ediyordu. Dünyanın ve insanın öyküsünü anlatıyordu. Dünyanın nasıl insanlı bir gezegen, insanın nasıl insan olduğunu anlatıyordu. Selman'ın anlattıklarını dinlemek Selim'e hiçbir masalı dinlerken yaşamadığı bir mutluluk veriyor, Selman'a ve geleceğe güven duyuyordu. Selman'a duyduğu güven arttıkça, kendisine duyduğu güvenin azalacağını ve yaşamının zorlaşacağını bilmiyordu.
Babasının annesi ve Selman'la çatışmaları Selim'i çok yıpratmıştı. Tüm yaşadıklarının içinde onu en çok etkileyen belki de bu sert kavgalara sürekli tanık olması olmuştu. Önce annesinin babasından korkusunu ve babasının kurduğu katı düzenin acılarını hissetmişti. Küçükkken ona çok iyi davranan babasının beklentileri ve uyulması gereken kurallar arttıkça nasıl böyle değiştiğini anlamakta güçlük çekmişti. Annesi babasının yaşamın zorluklarına katlanmakta güçlük çektiği için sertleştiğini, onları çok sevdiğini söylüyordu. Selim annesini dinlerken babasını anlıyor ve seviyor, herhangi bir nedenle babasıyla karşı karşıya geldiğindeyse dizleri titremeye başlıyor, bayılacak gibi oluyordu. Korkusu ve babasıyla aralarındaki uzaklık sürekli artıyordu. Selman dışarıda olduğu zamanlarda annesini korumak için ne yapacağını bilemiyordu. Küçücük bedeniyle, yere düşmüş küçücük bir kadının üzerine doğru yuvarlanmakta olan dev bir kayanın önüne nasıl geçebilir, onu nasıl durdurabilirdi? Yine de çoğu kez durdurabiliyordu. Bir köşeye geçip yüksek sesle ağlamaya başlıyor, babasını kafasındaki dünyadan gerçek dünyaya döndürmeyi başarabiliyordu. Ama her yeni olayda daha büyük bir korku duyuyordu. Selman babasının sözünü dinlememeye başladığında onların birbirlerini öldürmelerinden korkmuştu. Selman "Gidiyorum" dedikçe babası "Gidersen buraya cesedinle dönersin" diyordu. Selim ağlıyordu, babasının bunları nasıl yapabildiğini ve söyleyebildiğini anlayamıyordu. Annesi Selim'e anlatmaya çalışıyordu. Babasının abisinin başına bir şey gelmesinden çok korktuğunu, korkusunda haksız da olmadığını, dışarıdaki koşulların çok tehlikeli olduğunu ve Selman'ın o her zamanki inadıyla hep en tehlikeli yerlerde dolaştığını, babasının Selman'ın başına bir şey gelmesinden çok korktuğu için ne yapacağını ve ne söyleyeceğini bilemediğini, bu yüzden çaresizlik içerisinde böyle davrandığını söylüyordu. Babasının annesi ve Selman'la çatışmaları Selim'i çok yıpratmıştı.
Selman evden uzaklaşınca babasının tüm kavgaları bitti. Koltuğunda sessizce saatlerce oturuyor, Selim'e ve annesine bazen bütün gün tek bir söz etmiyordu. Selim de Selman'ın yolundan gitmese yaşamları farklı olabilirdi.
Selim büyüdükçe kendine daha çok güvenmişti ve Selman'ın güvenini boşa çıkarmaktan daha çok korkmuştu. Selman'ın her şeyi ve tüm gerçekleri, yapılabilecek ve yapılması gereken tüm iyi ve güzel işleri bildiğini düşünüyor, onun istediklerini yapmanın yaşamın anlamı olduğuna inanıyordu. Bir gün Selman Selim'e bir çanta verip onu bir kahveye götürmesini istemişti.
"Çantayı asla açma, tam dediğim saatte orada ol, beş dakika içinde birisi gelecek, bilmediğin bir ad söyleyip ona selam söylemeni isteyerek çantayı alacak, o gittikten bir iki dakika sonra kalk. Etrafta biraz dolaşarak eve dön." Selim bunları yapıp yapmadığını, sonra neler olduğunu hatırlamıyordu.
Selim çantayı sıkıca tutarak gelmiş, bir masanın kenarındaki sandalyeye ürkekçe oturmuştu. Kahvehane kalabalıktı. Masalar erkeklerle doluydu, sigara içiyorlardı, duman her yeri kaplamıştı, Selim'in gözlerini yakıyordu. İçeride tek bir kadın yoktu. Selim korkuyordu. Selman'ın istediklerini doğru yapamamaktan korkuyordu. Başına bir iş gelmesinden korkuyordu. Dakikalar geçtikçe gerginliği ve korkusu büyüyordu. Adam gelmezse ne yapacaktı?
Birdenbire birisi yanına belirip bilmediği bir ad söyleyerek ona selam söylemesini istedi. Selim telaş içerisinde bir an önce çantayı verip kurtulmak için onu az önce koyduğu yere uzandı. Yaşadıklarına inanamadı. Çanta yok olmuştu. "Olamaz, olamaz, olamaz" diye haykırdı içinden. "Buradaydı, elimin altındaydı, birisi almış olamaz, gitmiş olamaz." Bir ara masanın yanında bir adamın belirip sonra hızlıca uzaklaştığını hayal meyal hatırladı. Yaşadıklarına inanamadı. Başı dönüyor, dünya ayaklarının altından kayarak uzaklaşıyordu.
Selim büyüdükten sonra da, küçük evinde yalnız kaldıktan sonra da düş görmeyi sürdürmüştü. Düşlerinin çoğunu hatırlamaz olmuştu ama bazen kısa ve renkli bir düş, geçmişini ya da geleceğini anlatıveriyordu. Yaşamakta olduklarının en ağır yüklerinin etkisiyle.
http://seliminoykuleri.blogspot.com/2016/11/selimin-oykuleri.html
Rüyada Kahvehane Görmek
Rüyada kahvehane görmek, genellikle olumsuz olarak yorumlanan rüyalardandır. Rüyayı gören kişi için mal kaybına, yapacağı ticarette veya iş hayatında zarara uğramasına ve maddi sıkıntı içerisine girmesine delalet eder. Çevrede bulunan ve sözü geçen bir kişinin, rüyayı gören kişiye yapacağı eziyete, bu eziyetten dolayı kişinin sıkıntı çekmesine işarettir. Ayrıca kişi zor durumda ise bu durumdan art niyetli bir tanıdığın faydalanmasına yorumlanmaktadır.
http://ruyameali.com/ruyada-kahvehane-gormek
20 Şubat 2019 Çarşamba
Işık'ın Mucizeleri ve Yaşamanın Akılalmaz Güzelliği
Yaşamında kaç insan olduğunu ve bunların kaçının kadın
olduğunu düşündü Selim ve birden bir kadınla bir erkeği hatırladı. Her insan
gibi öyküleri çok uzundu her ikisinin de ama Selim'in aklında yalnızca birer
sahne vardı ikisiyle ilgili. Birinde kadın erkeğe duyduğu ilahi aşk nedeniyle
çok büyük bir acı çekiyor ve bu acıyı tırnaklarıyla etinin arasına batırılan
iğnelerle anlatıyordu. Diğerindeyse adam belirli bir sürede kısa ilişkilerle
birlikte olduğu kadınların sayısından söz ediyor ve bu sayıyı belirli
varsayımlarla hesaplayarak doğrulamaya çalışıyordu. On yılda bin miydi, yirmi
yılda beş bin miydi, Selim sayıyı hatırlamıyordu. Gecen yüzyılda beş yılda on
milyonlar mı, on binlerce günde binler mi ölmüştü, bilmiyordu. Çocukların ve
kadınların ve erkeklerin ve tüm insanların gözlerindeki acıyı ve yüzlerindeki
derin çizgileri biliyordu yalnızca. Selim galiba erkeğin ölümüyle biten bir
başka kadının ve erkeğin öyküsünü hatırladı. Selman'ın bir arkadaşı film
televizyonda gösterildiğinde ertesi gün dairedeki bütün kadınların kendileri
için binlerce kilometre yol yapmayı göze alacak bir erkek bulma hayalleri
kurduğundan söz etmişti. Selim Selman'ın bunu kadınları küçücük dünyalarına
sıkışmış küçücük insancıklar olarak görüp küçümseyen bir havayla anlattığını
hatırlıyordu. Selman'ın gençliğinde kadınlarla erkekler arasındaki duvarlar
daha yüksekti. Kadınların ve erkeklerin bedenleri ve ruhları birbirine çok
uzaktı. Birbirlerine dokunmaları çok zordu.
Kendilerine dokunmaları zordu. Birbirlerini ve kendilerini anlamaları
kolay değildi. Sonra yaşam ve iletişim biçimlerindeki değişimler duvarlarda
çatlaklar açmaya başlamıştı. Çatlaklar bazılarına özgürlük, bazılarına daha
büyük ve daha çok baskı getirmişti. Selim Melda'yla kavuşamasa bile şanslı
olduğunu düşünüyordu. Yaşamında Işık'lar ve Sima olmuştu. Bir gün ve bir an
için bile yaşamaya değer olabileceğini düşünürken, onlarla güzelliklerin
yıldızlar gibi çoğaldığını hissetmişti. Tanıdığı son Işık, ona akılla bedenin
ve ruhla tenin arasındaki sınırların kalktığı bir dünya olabileceğini
düşündürmüştü.
Bu Işık tanıdığı hiçbir insana benzemiyordu. Biraz Selman'la
birlikte izlediği eski kovboy filmlerinden birindeki bir kadını hatırlatıyordu.
Kimseye "Hayır" demediğini söylüyordu kadın ve gerçekten kimseyi
reddetmiyordu. Gülmeye ve dokunmaya konan sınırlar yaşamı çok sertleştiriyordu.
Kadın Selim'i rüyalarına girip ona dokunacak, ona hayal bile edemeyeceği
deneyimler yaşatacak kadar çok etkilemişti. Işık da farklılığını ilk
tanıştıkları gün bile duruşu ve bakışları, sözleri ve sessizliği,
yakınlaşmasındaki ve uzaklaşmasındaki kışkırtıcı müzikle göstermişti.
Buluştukları ilk günden başlayarak hep yeni sürprizlerle gelmişti. Sevmeyi ve
sevilmeyi, konuşmayı ve dinlemeyi, susmayı ve susturmayı, oynamayı ve
oynatmayı, kıpırdamayı ve kıpırdatmayı, dokunmayı ve dokunulmayı çok iyi
biliyordu. Yaşamanın akılalmaz güzelliğini gösteriyor ve yaşatıyordu.
Selim ona Işık kadar rahat ve güzel dokunan bir başkasını
görmemişti. Bir tüy gibi hafifti ve dağlardan denizlere akan kar suları kadar
doğaldı. Birbirlerine dokundukça birlikte uzun yolculuklara çıkıyorlar,
erişilmez yerlere gidiyorlardı. Işık Selim'in kendisinin bile pek dokunmadığı
yerlerine dokunarak inanılmaz heyecanlar yaratıyor, bulduğu her güzellikle uzun
uzun oynuyordu. Selim onun yarattığı harikaların yansımalarını bulup göndermeye
çalışıyor, Işık gizli denizlerinin yollarını bulması için ona yardım ediyordu.
Selim her yerine böyle rahat ve güzel dokunan bir başkasını görmemişti.
3 Şubat 2019 Pazar
Bir Genç Kızın Yalnızlık Defteri
Geçmiş gittikçe geçmişte kalıyordu ve geçmişi karanlığa ve sislere gömüldükçe Selim geleceğinin de yok olmakta olduğunu görüyordu. Yakınındakiler uzaklaştıkça daha eskilere yöneliyordu ve uzaktayken hep yakın kaldıklarını sandıklarının yanlarına gidince çok uzaklaşmış olduklarını anlıyordu. Zor geçen yıllarında pek az dostundan gerçek bir ilgi görmüştü. Tüm arkadaşları onu büyük dostça karşılıyorlardu. Yakışıklılığının durduğunu ama yaşama gücünün ve kendine güveninin zayıfladığını görünce kimi gözündeki gizli sevinci gizlemeye çalışıyor, kimi üzülse bile gerçek bir ilgi göstermenin getireceği yüklerden çekindiği için uzak duruyordu. Tuhaf bir yalnızlık tarihi olmuştu Selim'in. Kızların gözü üzerinde olduğu için erkekler, kendilerine ilgi göstermiyor diye kızlar ona uzak duruyorlardı. Selman'ın yolundan gidip diğerlerinden farklı olmaya başladığında yalnızlık nedenlerine bir de korku eklenmişti. Onunla yakın olurlarsa başlarının belaya girebileceğinden korkuyorlardı. Melda farklı mıydı, yoksa yaşamdan ve olup bitenlerden bir tehlike varsa bile göremeyecek kadar uzak mıydı? Selim bilmiyordu ama aralarındaki yakınlığın anlamına ve güzelliğine inanmaktan vazgeçmek istemiyordu. Melda onun yaşama nedeni olarak kalacaktı.
Selim yine sıkıntılar içinde sokakta dolaşırken eski bir arkadaşına rastladı. Çok gerilerde kalmıştı, bir zamanlar aynı sınıftaydılar. Selim'in Selman'ın okulu nedeniyle başka bir kente taşınmalarından önce gitmekte olduğu okulun en güzel kızlarından biriydi. Şiir gibiydi ve konuşurken her sözünde ve hareketinde yeni şiirler oluyordu. Odayı ve evreni gözlerinden ve sesinden yayılan ışıkla dolduruyordu. Selim onu dinlemeye, ona bakmaya doyamıyordu. Kerem'in Aslı'sıydı. Gerçeğin özüydü, tanıdığı en güzel kızlardan biriydi. Kerem'in Aslı'sı olmasa, Selim onda kendi aslını bulmak isterdi. Önce Aslı gördü Selim'i, büyük bir sevinçle parladı gözleri. Sonra Selim aynı sevinçle kucakladı Aslı'yı. Gözlerindeki ışıklar ve bedenlerinin sıcaklığı buluştu.
"Ne uzun zaman oldu" dedi Aslı. "Neler yaptın, iyi misin?"
"İyiyim," dedi Selim. Ayrıntılardan söz etmek istemiyordu. "Sen ne yaptın, tiyatro sahnelerinde seni az aramadım, yurtdışına mı gittin yoksa?" diyerek bilgi almaya çalıştı. Onun yeni bir Yıldız Kenter olabileceğini düşünmüştü hep Selim. Yaşamı ve doğayı buluşturan oyunlarda bedeninin hareketleri, yüzünün anlamı ve sesinin tonlarıyla yeni anlamlar ve güzellikler yaratarak sahnelerde yaşayabileceğine inanmıştı. Okuldan bir öğretmenin yaklaşımı yüzünden ayrılmak zorunda kalarak farklı bir gelecek bulduğunu öğrenince çok şaşırdı.
Yılmaz Hanım'dan Selim de ders almıştı ve konuları iyi öğretmesine rağmen onu pek sevememişti. İnsanlarla uğraşarak onları üzmeyi çok seviyordu Yılmaz Hanım ve bu aslında bir öğretmen için hiç de kabul edilebilir bir özellik değildi. Dersle ilgili pek sorunu olmadığı halde zaman zaman Selim'le de uğraşmıştı Yılmaz Hanım ve bir insanın başka bir insana neler yapabileceğini Selim'e gösteren ilk örneklerden biri olmuştu. Olumlu yanlarını görmeye, daha iyi öğretmek ve gelişmelerine katkı sağlamak için böyle yaptığını düşünmeye, buna inanmaya, yanlış davranışlarının arkasında onu haklı gösterebilecek nedenler bulmaya çalışmıştı. Başka bir kente giderek okuldan ayrılmasından sonra da Yılmaz Hanım'ı bir daha düşünmemişti.
"Nasıl böyle bir şey yapar? Sonuçta bilmediğin, yapamadığın bir ders değildi."
"Aslında ikmale bırakıp geçmek için kızından ders alınmasını istiyormuş. Ama benimle uğraşmasında biraz farklı bir nefret vardı sanki."
Yılmaz Hanım'ın dünyasını pek bilmese de, onun için de üzülmekten kendini alamıyordu Selim. Onun tümüyle insanlardan uzak ve yalnız bir insan olduğunu sanıyordu. Bir kızı olması, kızına ders verilmesi için çaba harcaması Selim'e şaşırtıcı geliyordu. Yılmaz Hanım'ı çıkar ilişkilerinin sıradan bir parçası olarak düşünemiyordu. Genç ve güzel öğrencisini kıskanan bir öğretmen olarak da düşünemiyordu. Kafasındaki Yılmaz Hanım, yaşadığı sorunlarla sertleşmiş, teni ve ruhu yaşamla kırışıp koyulaşmış, dünyaya karanlık gözlüklerin ardından bakarak ancak çok yakınında olanları görebilen, bunun verdiği yalnızlığın altında ezilen bir kadındı.
"Neler yaptın sonra?" diye sordu Aslı'ya.
"Başka okula gidip bitirdim, üniversite de okudum ama çalışamadım. Ailemizde hastalar vardı. Onlara bakmak zorunda kaldım. Şimdi teyzemle oturuyorum. Çok yaşlandı. Kimseyi tanımıyor, beni de. Ne yapabilirim? Onunla konuşuyorum, annemi anlatıyorum. Rahatlatmaya, yaşatmaya çalışıyorum."
Gözünün önünde bir başka resim belirdi Selim'in. Aslı yaşamı boyunca yalnızlık defterinin sayfalarını günlükleriyle doldurmuyordu. Kerem'le buluşuyordu. Birbirlerine mutluluk ve özgürlük veriyorlardı. Aslı tüm bilgisini ve bilincini dünyayı tiyatronun gözleriyle görebilmek için ediniyor ve geliştiriyordu. Kerem'in Aslı'sı oluyor ama sahnede Selim'in öyküsünü anlatıp oynuyordu. Dünya Aslı'yı ve Selim'i, dünyayı ve evreni bambaşka ve yepyeni gözlerle görmeye başlıyordu. Belki böyle olabilse, Yılmaz Hanım'ın da yaşamın pişmanlıklarıyla birikip sonsuza dek üzerinde kalmak üzere yerleşmiş acıları da hafiflemeye başlayacak, bulunduğu ve gideceği evrenlerde sonsuza dek taşıyacağı yükler azalabilecekti.
"İşte böyle bir öykü oldu benimki" dedi Aslı.
Ayrılırken yeniden kucaklaştılar. Selim Aslı'ya Kerem'i sormak istemedi. "Güzel bir masalın aslı mı, Kerem'in
Aslı'sı mıydın sen?" demedi.
Orhan Elmas, Kerem İle Aslı, 1971, http://www.sinematurk.com/film/4570-kerem-ile-asli/
Women Writers of Turkey, http://en.writersofturkey.net
Güzide Sabri Aygün (1886-1946), Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi (Abondened Documents of a Dead Woman, 1905), http://en.writersofturkey.net/index.php?title=G%C3%BCzide_Sabri
Ercan Kesal, Eski Bir Gazetecinin Evrak-ı Metrukesi, http://www.ercankesal.com/eski-bir-gazetecinin-evrak-i-metrukesi/
Selim'in Öyküleri, http://seliminoykuleri.blogspot.com/2016/11/selimin-oykuleri.html
Selim yine sıkıntılar içinde sokakta dolaşırken eski bir arkadaşına rastladı. Çok gerilerde kalmıştı, bir zamanlar aynı sınıftaydılar. Selim'in Selman'ın okulu nedeniyle başka bir kente taşınmalarından önce gitmekte olduğu okulun en güzel kızlarından biriydi. Şiir gibiydi ve konuşurken her sözünde ve hareketinde yeni şiirler oluyordu. Odayı ve evreni gözlerinden ve sesinden yayılan ışıkla dolduruyordu. Selim onu dinlemeye, ona bakmaya doyamıyordu. Kerem'in Aslı'sıydı. Gerçeğin özüydü, tanıdığı en güzel kızlardan biriydi. Kerem'in Aslı'sı olmasa, Selim onda kendi aslını bulmak isterdi. Önce Aslı gördü Selim'i, büyük bir sevinçle parladı gözleri. Sonra Selim aynı sevinçle kucakladı Aslı'yı. Gözlerindeki ışıklar ve bedenlerinin sıcaklığı buluştu.
"Ne uzun zaman oldu" dedi Aslı. "Neler yaptın, iyi misin?"
"İyiyim," dedi Selim. Ayrıntılardan söz etmek istemiyordu. "Sen ne yaptın, tiyatro sahnelerinde seni az aramadım, yurtdışına mı gittin yoksa?" diyerek bilgi almaya çalıştı. Onun yeni bir Yıldız Kenter olabileceğini düşünmüştü hep Selim. Yaşamı ve doğayı buluşturan oyunlarda bedeninin hareketleri, yüzünün anlamı ve sesinin tonlarıyla yeni anlamlar ve güzellikler yaratarak sahnelerde yaşayabileceğine inanmıştı. Okuldan bir öğretmenin yaklaşımı yüzünden ayrılmak zorunda kalarak farklı bir gelecek bulduğunu öğrenince çok şaşırdı.
Yılmaz Hanım'dan Selim de ders almıştı ve konuları iyi öğretmesine rağmen onu pek sevememişti. İnsanlarla uğraşarak onları üzmeyi çok seviyordu Yılmaz Hanım ve bu aslında bir öğretmen için hiç de kabul edilebilir bir özellik değildi. Dersle ilgili pek sorunu olmadığı halde zaman zaman Selim'le de uğraşmıştı Yılmaz Hanım ve bir insanın başka bir insana neler yapabileceğini Selim'e gösteren ilk örneklerden biri olmuştu. Olumlu yanlarını görmeye, daha iyi öğretmek ve gelişmelerine katkı sağlamak için böyle yaptığını düşünmeye, buna inanmaya, yanlış davranışlarının arkasında onu haklı gösterebilecek nedenler bulmaya çalışmıştı. Başka bir kente giderek okuldan ayrılmasından sonra da Yılmaz Hanım'ı bir daha düşünmemişti.
"Nasıl böyle bir şey yapar? Sonuçta bilmediğin, yapamadığın bir ders değildi."
"Aslında ikmale bırakıp geçmek için kızından ders alınmasını istiyormuş. Ama benimle uğraşmasında biraz farklı bir nefret vardı sanki."
Yılmaz Hanım'ın dünyasını pek bilmese de, onun için de üzülmekten kendini alamıyordu Selim. Onun tümüyle insanlardan uzak ve yalnız bir insan olduğunu sanıyordu. Bir kızı olması, kızına ders verilmesi için çaba harcaması Selim'e şaşırtıcı geliyordu. Yılmaz Hanım'ı çıkar ilişkilerinin sıradan bir parçası olarak düşünemiyordu. Genç ve güzel öğrencisini kıskanan bir öğretmen olarak da düşünemiyordu. Kafasındaki Yılmaz Hanım, yaşadığı sorunlarla sertleşmiş, teni ve ruhu yaşamla kırışıp koyulaşmış, dünyaya karanlık gözlüklerin ardından bakarak ancak çok yakınında olanları görebilen, bunun verdiği yalnızlığın altında ezilen bir kadındı.
"Neler yaptın sonra?" diye sordu Aslı'ya.
"Başka okula gidip bitirdim, üniversite de okudum ama çalışamadım. Ailemizde hastalar vardı. Onlara bakmak zorunda kaldım. Şimdi teyzemle oturuyorum. Çok yaşlandı. Kimseyi tanımıyor, beni de. Ne yapabilirim? Onunla konuşuyorum, annemi anlatıyorum. Rahatlatmaya, yaşatmaya çalışıyorum."
Gözünün önünde bir başka resim belirdi Selim'in. Aslı yaşamı boyunca yalnızlık defterinin sayfalarını günlükleriyle doldurmuyordu. Kerem'le buluşuyordu. Birbirlerine mutluluk ve özgürlük veriyorlardı. Aslı tüm bilgisini ve bilincini dünyayı tiyatronun gözleriyle görebilmek için ediniyor ve geliştiriyordu. Kerem'in Aslı'sı oluyor ama sahnede Selim'in öyküsünü anlatıp oynuyordu. Dünya Aslı'yı ve Selim'i, dünyayı ve evreni bambaşka ve yepyeni gözlerle görmeye başlıyordu. Belki böyle olabilse, Yılmaz Hanım'ın da yaşamın pişmanlıklarıyla birikip sonsuza dek üzerinde kalmak üzere yerleşmiş acıları da hafiflemeye başlayacak, bulunduğu ve gideceği evrenlerde sonsuza dek taşıyacağı yükler azalabilecekti.
"İşte böyle bir öykü oldu benimki" dedi Aslı.
Ayrılırken yeniden kucaklaştılar. Selim Aslı'ya Kerem'i sormak istemedi. "Güzel bir masalın aslı mı, Kerem'in
Aslı'sı mıydın sen?" demedi.
Orhan Elmas, Kerem İle Aslı, 1971, http://www.sinematurk.com/film/4570-kerem-ile-asli/
Women Writers of Turkey, http://en.writersofturkey.net
Güzide Sabri Aygün (1886-1946), Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi (Abondened Documents of a Dead Woman, 1905), http://en.writersofturkey.net/index.php?title=G%C3%BCzide_Sabri
Ercan Kesal, Eski Bir Gazetecinin Evrak-ı Metrukesi, http://www.ercankesal.com/eski-bir-gazetecinin-evrak-i-metrukesi/
Selim'in Öyküleri, http://seliminoykuleri.blogspot.com/2016/11/selimin-oykuleri.html
Etiketler:
Aslı,
Fatma Girik,
Güzide Sabri Aygün,
kadın,
Kadir İnanır,
Kerem,
Orhan Elmas,
Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi,
Selim,
Sinema,
tiyatro,
Women Writers,
yazar,
Yıldız Kenter
14 Aralık 2018 Cuma
Selim'in Nitelikli İlişkileri
İçeriye girdiği sırada gözü bir kadına takılmıştı Selim'in ve kadın bunu hemen görmüştü. Işık'la Melda'yı, Sima'yla genç Işık'ı andıran temiz ve aydınlık bir yüzü vardı. Gözlerindeyse gizleyemediği bir yıpranmışlık ve yorgunluk okunuyordu. Selim bir masa seçip oturduğu anda kadın da gelip karşısındaki koltuğa oturdu.
"Bana bir içki ısmarlarsın, değil mi?" diye sordu.
"Fazla kalmayacağım" dedi Selim. "Belki bir başka masaya gitseniz daha iyi olur."
Selim'in düzgün ve saygılı konuşması kadını masaya ve Selim'e iyice bağlamıştı.
"Yok" dedi. "Ben burada, seninle oturmak istiyorum. Seviyesiz ve paralı adamlardan bıktım. Bir gece olsun karşımda temiz ve güzel bir yüz görmek istiyorum."
Selim'in canı sıkılmıştı. Kadını kırmak istemiyordu. Çok bunaldığı, değişik bir ortamda biraz kendini avutmak, Melda'yı ve Işık'ları ve Sima'yı unutmak istediği için yalnızca bir bardak bira içip kalkmak üzere uğramıştı. Kimseyi dinleyecek ya da kimseyle konuşacak hali yoktu. Öte yandan, ekonomik açıdan durumu da bir türlü düzelmiyordu.
"Size bir şey ısmarlayacak param yok" dedi Selim açıkca.
"Sorun değil güzelim" dedi kadın. "Ben ısmarlarım sana. Burada o kadar da sözüm geçiyor. Kimse bir laf söyleyemez bana."
Selim artık genç bile değildi ama kadın ona adeta ilk deneyimini yaşamak için gelmiş bir çocukmuş gibi davranıyordu. Kadınsa Selim'den epey genç görünüyordu. Ama gözlerine bakılırsa, yaşadığı çevrelerde geçirdiği her yıl en az on yıllık yaşam deneyimi kazandırmış olmalıydı ona. Selim yine bir deneme yapıp kendisini ya da kadını uzaklaştırmaya çalıştı.
"Aslında gitmem gerekiyor, hızlıca bir bira içip kalkacaktım. Hatta hemen kalksam daha iyi olur."
Kadın çabucak bir bira içip kalkmak üzere gelmiş olmasını pek de inandırıcı bulmadığını belli eden bakışlarla Selim'e baktı. Tartışmak, uzatmak istemedi. Galiba tek istediği, bir süre Selim'in yüzündeki ve gözlerindeki temizlikle oturabilmek, o çocukça gülümseyişini görebilmekti. Garsona adıyla seslenip iki bira istedi. Selim'e de merak etmemesini, birasını bitirince hemen kalkıp gidebileceğini, hesabı da kendisinin ödeyeceğini söyledi. Biralar gelince ilk yudumu aldıktan sonra Selim'in iyiliğine kadeh kaldırdı.
"Sağlığına" dedi. "Ankara'ya geldiğim yıllarda yaşamımda senin gibi biri olsa, geleceğim bambaşka olurdu" dedi.
Selim içinde büyük bir acı hissederek gülümsedi. Çevresindeki kimseye bir güzellik verememiş, herkes için yalnızca boş bir hayal olabilmişti. Kendisine güvenenlerin umutlarını boşa çıkarmıştı. Bunda kendi hatası çok fazla değildi. Annesinin ya da babasının, Selman'ın, Işık'ın, Aygün Abi'nin, abisinin diğer arkadaşlarının, sonra Selim'in kendi arkadaşlarının, kimsenin pek bir hatası yoktu. Hepsi kendi yaşam yolcuğunu kendisi ve çevresi için en iyi olacak şekilde planlamaya ve yapmaya çalışmıştı. Ama yolculukları istedikleri gibi uyumlu ve güzel olamamıştı. Selim Selman'ın babasıyla çatışmalarını gördükçe çok yıpranmıştı. Annesiyle babasının arasındaki sorunlar büyüyünce korkmuştu. Dışarıda herkese ve birbirlerine karşı normal görünen ve herkesin övgüyle söz ettiği Ayten Hanım'la Ahmet Bey'in, eve geldiklerinde Selim orada yokmuş gibi kavga etmeleri her geçen yıl biraz daha sık yaşanan bir acı olmuştu. Selim büyüdükçe Selman'ın niçin evden uzak durduğunu anlamaya başlamıştı. Gidecek başka yeri olmadığı için Selman'In peşinden gitmişti. Selim'in ve Selman'ın ayrılışları, evde tümüyle yalnız kalan annelerinde ve babalarında büyüyen yaralar açmıştı. Ölümcül darbelerden ilkini Selman'ın, ikincisiniyse Selim'in yokluğu vurmuştu. Çocukları onlardan ayrılmıştı. Onlar aynı evin içinde birbirlerinden ayrılmıştı. Selman Selim'in dünyasından ayrılmıştı. Selim'in yokluğu çok uzun sürmüştü. Anneleri ve babaları yaşama geri dönememişlerdi. Selim çocukluğunun geçtiği eve döndüğünde artık yapayalnız kalmıştı. Melda ve Işık artık umut olamıyordu. Sima ve genç Işık ile yaşama tutunmaya çalışmıştı. Genç Işık'ın da erken ayrılışı ölümcül bir darbe vurmuştu. Bir Işık daha kaybetmek istemiyordu, yeniden başlamak istemiyordu, umut varsa bile onu yeniden aramak istemiyordu. Bulunmuş bir umutla yaşayacak gücü bile yoktu. İnsanlığa inanıyordu. Yaşam doğrunun, iyinin ve güzelin yolunu bulacaktı. Selim'inse gidebileceği ne eski, ne de yeni bir yol kalmamıştı. Çocukluğunun küçük evine sığınmış, bekleme odasında durmuş, yolların yapılmasını bekliyordu. Selim'in Ankara'ya geldiği yıllarda çevresinde bambaşka yollar vardı. Yollarda ışıklar ve umutlar vardı.
"Benim Ankara'ya geldiğim yıllarda çevremde çok güzel insanlar vardı ama hiçbiri benim için bir gelecek olamadı" dedi. "Sen de çok güzelsin ama daha önce karşılaşmış olsak bile ne yazık ki bizim de bir geleceğimiz olamazdı."
"Hep böyle karamsar mısın?"
"Karamsar değildim. Yaşamımda biraz fazla karanlık oldu. Yapmak istediklerimi doğru yapamadım, beceremedim, güvendiğim kişilerin de başaramadığını, hatta beni kandırdıklarını gördüm. Yaşamım yıkıldı. Yeniden yapmanın bir yolunu da bulamadım."
"Dişi kuşa şans vermezsen yuvanı yapamazsın ki" diyerek güldü kadın. "Bak bana izin var, iki günde yapayım senin yuvanı, bir anda değiştireyim yaşamını."
Kadın bunları gülerek söylüyordu ama Selim onun gözlerindeki büyük acıyı da görüyordu. Yaşam çok zordu ve köprünün üzerinde ancak çok ince pamuk ipliklerine tutunarak yürüyebiliyordu insanlar. Selim başkalarının yaşamla bağlarını koparmaktan çok korkuyordu.
"Ne güzel" diye mırıldandı. "Umutla bakabiliyorsunuz yaşama, bana güç veriyorsunuz, keşke bir yolu olsaydı da yapabilseydiniz ikimiz için bir yuva."
Kadın bir kahkaha attı.
"Senin çok hoş bir delikanlı olduğunu anlamıştım zaten" dedi. "Hadi şimdi git. Senin gibilerin çok işleri olur. Git yap işlerini. Ne işe yarayacaksa artık. Git yap bakalım. Belki bir gün bir işe yarar yaptıkların gerçekten."
"Sizin bu gülüşünüz kadar yaşam sevinci verecek bir şey yapmam çok zor" dedi Selim.
Eve dönerken Selim "seviyesiz ve paralı adamlardan" bıkmış kadının aradığı düzeyli bir ilişkinin nasıl gerçek olabileceğini düşünüyordu. İyi bir ilişki için öncelikle iyi bir mahallede oturmak mı gerekirdi? Peki iyi bir mahallede oturmak yeterli miydi? Aynı mahallede oturan herkes, aynı düzeyde miydi? Peki iyi bir yerde yaşayan, iyi eğitim görmüş kişiler; iyi ilişkiler mi yaşıyorlardı? Selim yaşamdan hep uzak kalmıştı. Yine de yakın arkadaşlarından gördüğü kadarıyla, hiç de daha iyi değildi iyi bir yerde yaşayan ve iyi eğitim görmüş ve çok nitelikli ve düzeyli görünen kişilerin ilişkileri.
Nitelikli ilişkiler niçin kurulamıyor ve korumamıyordu? Selim Melda'yla olan yakınlığına çok güvenmişti. Yine de emin olamıyordu, eğer sürekli birlikte olabilme şansını yakalayabilselerdi ilişkilerinin dengesini hep koruyarak sürebileceğinden. Sima ya da Işık'lardan birine benzeyen bir başkasıyla kurulabilecek gerçek bir ilişki hakkındaysa, o kadar bile bir fikri yoktu. Sanki atılan zarlarla belirlenecek sayıda atılacak zarlarla belirleniyordu gerçek bir ilişkinin hangi yollardan geçerek nasıl yaşamlara ve sonlara evrilebileceği.
"İnsanlar arasında nitelikli ilişkiler kurulamıyor çünkü toplumsal ilişkilerin geneli nitelikli değil" diye düşündü Selim. Nitelikli ilişkiler vardı ama çok azdı, çok zor kurulabiliyor ve çoğalabiliyor, çok kolay dağılıp yok oluyorlardı. Adeta okyanusa damlatılan renkli ve ışıklı güzellikler gibiydiler. Suyla buluştukları anda seyrelmeye başlıyorlar, renklerini ve ışıklarını yitirerek suyun içinde kayboluyorlardı. Galiba renkleri ve ışıkları birbiriyle buluşturan nitelikli bağlar kurmak gerekiyordu. En azından birbirlerinin ellerini tutabilsinler, renklerin ve ışıkların sonsuzluğunda kaybolmasınlar, sonra çevrelerindekilerin ellerini tutarak nitelikli ilişkiler zincirini her yana götürebilsinler, doğayla ve evrenle dost bir nitelikli ilişkiler ağı oluşturabilsinler diye. Selim kendi ağının başlatıcısının Selman değil de Işık olmasını çok isterdi. Işık'ın iki yeni damlası olarak, Melda'yla birlikte onun ilk ikili halkası olmayı çok isterdi. Sonra Melda'yla birlikte genç Işık'lar ve genç Selman'lar bulabilmek isterdi. Her yeni damlanın, önceki damlalardan aldıklarıyla daha parlak olmasını, nitelikli ilişkilerin böylece dalga dalga yayılabilmesini umardı.
"Böylece kurulabilir mi nitelikli ilişkiler?" diye düşündü. "Böylece basit ve birdenbire. İnsanlar iyi ve sırf insanlar istiyor diye."
Evrenin ve toplumların yasalarını daha iyi anlamaya çalışmış, biraz anlayabilmiş, gizli ilişkileri çözmeyiyse pek becerememişti. Bildiği bir gerçek varsa, insanlar değişmesini istiyor diye hiçbir gerçeğin kendiliğinden değişmediğiydi. Doğa da toplum da, kendi dinamikleriyle, bazen hızlı bazen yavaş, bazen ileriye bazen geriye bazen sağa bazen sola bazen aşağıya bazen yukarıya bazen saat yönünde bazen saatin ters yönünde ama sürekli hareket ediyorlardı. Çünkü hareket ediyorlardı ve bir dış güç onları durdurana kadar hareket edeceklerdi. Çünkü yaşıyorlardı ve ölene kadar yaşayacaklardı.
Eve geldiği sırada telefonu çaldı. Bilinmeyen numaranın kimin olduğunu kadın konuşmaya başladığında önce anlamadı.
"Hayatım, numaramı bile sormadın, dikkatli olup senin numaranı ben bakıp almasam, kimbilir ne zaman görüşebilecektik? Numaramı kaydet ve müsait olunca beni hemen ara. Birbirimizden kopmayalım. Ben Işık."
Neredeyse "Sen de mi Işık'sın?" diye soracaktı Selim ve son anda "Sen... Işık, tamam kaydediyorum" diyebildi.
Yeni Işık'ın numarasını, Selman'ın Işık'ıyla genç Işık arasında bir ad vererek ekledi. Işığın mucizeleri hiç bitmiyordu. Karanlığın öfkesi kadar güçlü ve ölümsüzdü.
18 Kasım 2018 Pazar
Selim'in Aynası
Selim uyanıp yüzünü yıkamak için banyoya gidince inanılmaz bir güzellikle karşılaşarak şaşırdı. Karşısında daha önce gördüğünü hiç sanmadığı, ışıltılı ve dolgun saçları gizemli yüzünü çevreleyerek biçimli omuzlarına inen, bedeninin her noktası sanki Selim dinlesin, görsün, koklasın, tatsın ve dokunsun diye yaratılmış olağanüstü bir kadın vardı. Selim baktıkça onun sıcaklığını hissediyordu. Gözleri soldan sağa, yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı ve beklenmedik hareketlerle rastgele dolaştıkça gözlerine inanamıyordu. Yaşamı boyunca karşısına çıkmış tüm Melda'lardan ve Işık'lardan daha güzeldi. Kusursuzdu.
Aynaya yaklaştığında şaşkınlığı daha da arttı. Kadın bir anda karşısında belirmişti ve önünden çekilmiyordu. Kendine güvenen, rahat bir duruşu vardı ve doğrudan Selim'in gözlerinin içine bakıyordu. Selim yıllardır yaşamamış olduğu bir heyecanı yeniden duydu. Eskiden bu kadını çok yakından tanımış, sonra bir daha hiç görmemiş olabileceği duygusuna kapıldı. Selim'in çocukluktan çıkmakta olduğu dönemlerde babası evin banyosunu yenilemişti. Tadilatı yapanların önerisi üzerine, derinlik duygusu vererek banyoyu geniş göstermesi için adeta boy aynası kadar büyük bir ayna konmuştu. Selim geceleri ve gündüzleri evde Işık'la yalnız kalarak birlikte bu aynanın karşısına geçmek için fırsat bulduğunda az hayal kurmamıştı. Ayna onun düşlerini saklayabilmiş olsa başından sonuna izlemek isterdi.
Selim'in düşleri aynanın tanık olduklarının pek küçük bir bölümüydü. Abisi Selman belki de onun düşlediklerinin bir bölümünü gerçekten yapabilmişti. Ayna tüm yaşamlarının izleyicisi olmuştu. Selman evden uzaklaştıkça babası ve annesinin arasında önceden de var olan sorunlar çoğaşıp büyümüş, gittikçe uzayan ve sertleşen kavgalar başlamıştı. Selman tamamen gittiğinde hiç değilse Selim'in yanlarında kalması için yalvarmışlardı. Ama Selim kendisine ve Selman'a ihanet edemezdi. Işık'a olan büyük aşkını bile abisinden gizlemiş, kahramanca kalbine gömmüştü. Hep başka bir Işık bulmayı ummuş, sonra Melda'yı sevmiş, kavuşamamıştı. Hep inandıklarının peşinden gitmişti.
Aynanın içindeki kadın yüzüne ve bedenine dokunmaya başlayınca Selim neler yaşadığını önce anlayamadı. Kadın kendini tanımak istiyor gibiydi. Aradaki cama yaklaşıyor ve uzaklaşıyordu, dudaklarıyla olmayan birini öpüyor, elleri teninin istediği okşayışları bedenine ve Selim'e taşıyordu.
Aynı anda aynı duygularla ürperdiklerine Selim'in kuşkusu yoktu. Kadın aynanın içinde, Selim'se dışındaydı. İkisi de çok yalnızdılar. Dokunuşları onları çoğaltıyor, soluklarını hızlandırıyor, tenlerini ısıtıyor, umulmadık yolculuklara çıkarıyordu. Gerçekleşmesinin pek kolay olmadığını bilseler de, ikisi de günün birinde birbirleriyle ya da bir başkasıyla bütünleşebilmeyi umuyorlardı.
Selim kadının aynanın arkasındaki bulanık yüzüne dikkatle bakarak onu daha iyi görmeye çalıştı. Tanıdık geliyordu. Selman'ın içten ve güzel yüzünü biraz hatırlatıyordu.
Selim'in Öyküleri, http://seliminoykuleri.blogspot.com/2016/11/selimin-oykuleri.html
24 Haziran 2018 Pazar
Çocuklarımı Öldürdüler
"Çocuklarımı ve çocuklarını öldürdüler."
Selim içine işleyen derin bir acıyla birden sarsıldı. Bir ses duymuştu hemen arkasında ve yıllardır unutmaya çalıştığı geçmişinin kırıklıklarından biri daha canlanmıştı. Annesi konuşmuştu.
Şaşkınlıkla döndü. Yaşlı, zorlukla yürüyen bir adam vardı arkasında. Bastonuna ve adama yaslandığı halde ayakta durmakta güçlük çeken ve belki çok daha yaşlı bir de kadın. "Anne, anneciğim" diyen iç sesini unutarak gözlerindeki yaşları bastırdı Selim. Artık bir dış sesi kalmamıştı annesinin. Adam, kalın gözlük camlarının arkasından elindeki kâğıda bakıyordu ve gözlerini kısarak gideceği yeri anlamaya çalışıyor, yorgun bir şaşkınlıkla çevresini araştırıyordu.
"Sandık numaranız kaç?" diye sordu Selim.
Selim gidecekleri yeri biliyordu. Yönünü gösterip tarif etmeye çalıştı. Bakışlarındaki şaşkınlığın azalmadığını görünce onlarla birlikte yürüdü. Okul bahçesinin arka tarafına gittiler. Diğer binanın kapısından içeri girdiler. Adam ve kadın, sınıf kapısında bekleyen diğerlerinin arkasında durdular. Geleceğe son sözlerinden birini söylemek için beklediler.
"Çocuklarımı ve çocuklarını öldürdüler."
Selim'in annesi ve babası torunlarını görememişti. Selim ve Selman onlardan hep uzakta olmuştu. Annesi Selim'e çok yalvarmıştı. "Abine söz geçiremiyorum, sen bizi bırakma, sensiz yapayalnız ne yaparız?" demişti. Selim onları da, Selman'ı da dinlememişti. Artık çocuk değildi. Onu evde bırakıp kendisi 1 Mayıs'a gidecek bir Selman yoktu. 1 Mayıs'lar hep çok önemli olmuştu. Selim, insana ve yaşama değer verenlerin 1 Mayıs'larda birbirlerinin sesini duymasına hep çok önem vermişti. Birbirlerinin sesini duyup anlayabilecek kişiler, birbirlerinin seslerini duyamamışlardı. Selman gitmişti. Selim büyük bir yalnızlığa gömülmüştü.
Selim yaşlı kadını ve adamı sırada beklerken bırakarak binadan çıktı. Son yıllarda, son onyıllarda öyle çok acı yaşanmıştı ki; bir kadının çığlığının nedenlerini anlamak hiç zor değildi. Anneler çocuklarını yitiriyorlardı. Çocuklarına nefreti ve düşmanlığı değil, yaşamı ve insanları kucaklamanın güzelliğini öğretmiş bir anne için; çocuklarının acımasızca dövülüp hırpalanmasından, yaralanmasından, işkenceyle öldürülmesinden, öldükten sonra bile rahat bırakılmamasından daha fazla acı veren ne olabilirdi? Çocuklarına yaşamı ve insanları kucaklamanın güzelliğini öğretmiş annelerin pişman olduğu karanlık dönemlerin sorumluları, günün birinde bulunabilir miydi?
"Çocuklarımın okullarını, işlerini, yaşamlarını, umutlarını, geleceklerini ellerinden aldılar. Çocuklarımın çocuklarını doğmadan öldürdüler. Onları asla bağışlamayacağım ve hesap soracağım."
Bu kez belirgin bir şekilde annesinin sesini duymuştu Selim. "Anneciğim, sen artık rahat et, geçmişte hatalar yaptık ama torunlarının geleceğini korumanın bir yolunu mutlaka bulacağız" demek üzere dönüp baktı. Ne çok kadın ve erkek, genç ve yaşlı, yalnız ve birlikte insan vardı sabahın bu erken saatlerinde sokaklara çıkmış olan. Annesi yoktu. Konuşan; annesine pek de benzemeyen, onun şimdi olacağı yaşlardaki bir kadındı. Ona da destek olmaya çalıştı. Sonra suyun içerisine yüzüstü uzanmış bir bebek geldi aklına. "Bu bebek artık kalkıp yürümeli" dedi. Bir daha hiçbir çocuğun umutsuzluk denizinde boğulmamasını diledi.
30 Mayıs 2018 Çarşamba
ÖZEL BİR AN
Kadın ve adam uzayın ve zamanın iki eski geçmişten iki yeni geleceğe gidecekleri özel bir anında hızla hareket eden bir odada oturmuşlardı. Kadın tekti, karşısı boştu, çaprazında başını çevirip gözlerini kaldırarak bakmaya cesaret edemediği adam vardı. Kadının ve adamın birbirine yakın olan dizleri arasındaki boşluk çok azdı. Kadının eteklerinden sarkan ince siyah tül erkeğe uzanmıştı. Birbirlerinin varlığını ve sıcaklığını hissediyorlardı.
Uzayın ve zamanın geçmişten geleceğe uzanan yolculuğunun ne kadarını yaşamışlardı, ne kadarına başkalarından duyarak ulaşmış ve tanık olmuşlardı? Selim'in bunları bilmesi olanaksızdı. Göz ucuyla kadının ve adamın yüzlerindeki yorgunluğa baktı. Dikkatli ve keskin gözlü değildi. Parmaklarında yüzük olup olmadığını göremedi. Aralarındaki çekimin gücünü ve yalnızlıklarını hissetti. Önce kimin kalkıp ineceğini merak etti. Bir an yüzlerine bakıp gözlerindeki umutsuzluğu karşılaştırdı.
Selim gitmeyi düşündüğü yere gelince kalkmadı. Bekledi. Yolculukları ve sessizlik sürdü. Kimse konuşmadı. Havadaki gerilimin yükseldiğini hissetti. Sonunda odanın yavaşladığı bir anda kadın oturduğu yerden kalktı. Kapıya yaklaştı. Adam peşinden gitti.
Güneşin altına birlikte geri döndüler.
Kadın ve adam, birbirleri için bir umut olabilirler miydi?
Selim gideceği yere doğru yürümeye başladı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





