Işık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Işık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2019 Pazartesi

Yarın Nasıl Olacak?


Selim son günlerde yaptığı yürüyüşlerde karşısına çıkan insanların gözlerinde, epeydir görmediği kadar çok ışık ve umut görüyordu. Galiba yaşamın tüm güzelliği ve anlamı, yaşama inanmakta saklıydı. "Her şey güzel olacak" diyebildiğiniz ve buna inanabildiğiniz zaman, dünya bir başka görünüyordu. Çevreye baktığınızda yalnızca insanlığı kaplamakta olan bir karanlığı gördüğünüzde ve bunu zihninizin ve teninizin her noktasında hissettiğinizdeyse, bekleyebileceğiniz bir gelecek kalmıyordu.

Selim son günlerde karşılaştığı insanların gözlerinde epeydir görmediği kadar çok ışık ve umut görmüştü. Yine çok korkmuştu. Gecenin en karanlık zamanı, güneşin doğmasının en yakın olduğu zamandı ama ışıktan korkanlar da güneşin doğuşunu geciktirmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. İnsanların tümü ortak geleceklerini korumak için birleştiğinde, insanlık her yanı kaplayacaktı. İnsanlığın onları yeryüzünden sileceğini düşünenler; diğerlerini etkisizleştirmek, bölmek ve yok etmek için akla gelebilecek veya asla düşünülemeyecek her türlü kötülüğü yapıyorlardı.

Selim son günlerde karşılaştığı insanların gözlerinde epeydir görmediği kadar çok ışık ve umut görmüştü. Galiba yaşamın tüm güzelliği ve anlamı, yaşama inanmakta saklıydı. "Her şey güzel olacak" diyebildiğiniz ve buna inanabildiğiniz zaman, dünya bir başka görünüyordu. Selim kendi içinden ve yakın çevresinden öyle çok güzellik yitirmişti ki artık geleceğin güzelliği bile onu çok ilgilendirmiyordu. Yalnızca Işık'ların artık ölmemesini, insanların yaşama ve çocuklara, insanlığa ve geleceğe inanabilmesini, doğayı ve birbirlerini sevebilmesini istiyordu. Yarının nasıl olacağını bilmiyordu ama bu onun için önemli değildi. Yarını yaşayabilmek için bugünü yaşamak gerekiyordu ve artık Selim'in yaşayacağı bir bugün kalmamıştı. Oysa bir zamanlar çevresinde ve geleceğinde çok fazla ışık olduğunu, çok daha fazlasını da bulabileceğini düşünürdu. Elinden geleni yapmıştı. Çevresinde hep birlikte yaşamın tadını çıkarabilecekleri, kendilerini ve birbirlerini ve bu gezegende yaşayan her canlıyı ve bu dünyanın her damlasını severek birlikte mutluluk senfonileri yazabilecekleri ışık halkaları olmasını istemişti. Ama dostlarının ışığıyla aydınlanamamıştı. Tuhaf bir şekilde, kendisine en yakın bulduğu arkadaşlarından birisi Kartal olmuştu. Bunun nedeni neydi? Gerçekten çok konuda iyi anlaşmaları mı, aralarında ikisini de aydınlatan Melda gibi bir güneş olması mı, hiçbir uyuşmazlık yaşayamayacak kadar ayrı kişilikleri ve bakış açılarının bulunması mı? Kartal'ı kendisine Can'dan ve Metin'den bile yakın hissetmesinin nedeni neydi? Hiç kimseyle her konuda anlaşamıyordu ama Kartal'la aynı düşündüğü tek bir konu bulmak bile çok zordu. Her ne olursa olsun, Melda'nın iyi ve güzel olduğu, her zaman iyi ve güzel olacağı ve onun yaşamının iyi ve güzel geçmesi için ne gerekirse yapmaya ikisinin de hep hazır oldukları dışında. Melda'nın yaşamını düşününce ikisi de büyük bir acı duyuyorlardı. Melda için en iyisini yapmaya çalışmışlar, ona yalnızca mutsuzluk ve yalnızlık verebilmişler, onu tek başına Güneş'in sorumluluğuyla bırakmışlardı. Kartal kendi bugününü yaşıyordu. Selim yarının nasıl olacağını bilmiyordu. Melda'ya ve Güneş'e daha güzel bir dünya bırakabilmenin bir yolunu bulabilmeyi çok isterdi. Aslında tüm insanların birbirleriyle ve doğayla barış içinde yaşayabilecekleri bir yaşam biçiminin kurulabileceğine çok inanmıştı. Ne yazık ki gelişmeler ne Selman'ın, ne Işık'ın, ne de Selim'in düşündüğü gibi olmamıştı. Düşüncelerle yaşam, kitaplarla gerçeklik, istenip planlananla uygulanıp gerçekleşen arasındaki ilişkinin karmaşık ayrıntılarını anlayabilmek ve geleceği belirleyebilmek hiç kolay değildi. Yaşamlar değiştikçe düşünceler değişiyordu ve ancak düşünceler geliştikçe insanlar gelişebiliyordu.

Selim son yıllarda yaptığı yürüyüşlerde karşılaştığı insanların gözlerinde, çok fazla kaygı ve acı, pek az ışık ve umut görmüştü. Erkeklerin ve kadınların çocuklara, birbirlerine ve doğaya ettiklerine inanamıyordu. İnsan insan oldukça, insanın insan olması zorlaşmıştı. Işık hızıyla yaklaşabiliyordu güzellliklere ve aynı hızla uzaklaşabiliyordu onlardan geride büyük acılar bırakarak. İnsan insan olup güçlendikçe, yaşamayı ve insan olmayı unutmuştu.

Selim "Yarın nasıl olacak?" diye düşündü. "Yarın her şey çok güzel olacak" diyebilmeyi çok isterdi. Ne yazık ki ne doğada, ne de insanın yarattığı tuhaf dünyalarda geleceği kesin olarak bilmek ve belirlemek olanaksızdı. Telefon çaldı. Işık arıyordu.

"Akşam geliyorum" dedi. "Bu fırsatı kaçırmak istemedim. Bu akşam her şey çok güzel olacak."

30 Mart 2019 Cumartesi

Topraktan, Sudan ve Havadan Kalan


Selim uzakta da olsa yakından izlemeye çalıştığı ilk seçimi düşündü. Selman onun mitinglere gelmesini istemiyordu. Selim abisine kızıyordu. "Ben artık büyüdüm abi, her yere gelebilirim, küçük değilim" diyordu. Selman ikna etmeye çalışarak, gerekirse kandırarak, hiçbiri olmazsa annesine ve babasına "Küçük oğlunuza sahip çıkın" diyerek onu engelliyordu. 1 Mayıs'a götürmemişti. Babası buna karşın Selman'a çok kızmıştı. "Bu çocuğu da sığ fikirlerinle zehirliyorsun, ona bir şey olursa seni asla affetmem" demişti. Annesi ağlamıştı. "Niye böyle yapıyorsunuz, herkes gibi biz de güzel bir kahvaltı yapamayacak, gülerek sohbet edeceğimiz bir akşam yemeğinde bir araya gelemeyecek miyiz?" demişti. Bu düşünce Selim'in çok hoşuna gitmişti ama koşullar hep kötüleşmişti. Selman evden her geçen gün biraz daha uzaklaşmıştı.

Selman için çok korktuğu 1 Mayıs'tan sonra Selim abisini çok fazla görmemişti. Peşine takılmasın diye galiba Selim'den özellikle biraz uzak duruyordu. Ona evden yapabileceği bir görev vermiş, seçimleri izlemesini istemişti. "Küçük delikanlım" demişti. "Bir şeyler değişiyor ve değişecek. 1 Mayıs'ta ve sonrasında ağır bir saldırı oldu ama biz toprakta karınca kadar çokuz.  Henüz nerede olması gerektiğini bilmeyenler de öğrenecek. Gelecek böyle korkuyla dolu olmayacak. Seçimler insanların ışıklarını görmesini ve göstermesini sağlayacak."

Selim Işık Abla'yı hatırlayarak gülümsemişti. Onun güzelliğini görüp anlayan bir insanın yanlış karar vermesi çok zordu. Selim'in Selman'ın yanında daha çok olmak istemesinin en önemli nedenlerinden biri de Işık'a daha yakın olmak, onu daha sık görebilmekti. Henüz yaşamında Melda yoktu. Onun için, yaşamına anlam katan en büyük güzellik Işık'tı.

Ulaşabildiği tüm bilgilerden yararlanarak abisinin istediğini yapmıştı. Tuhaf bir şekilde, belki de en iyi izlediği seçimlerden birisi bu olmuştu. Gazetelerdeki yazıları dikkatle okumuş, radyodaki ve televizyondaki programları dinlemiş, seçimlerin mantığını, partilerin yapısını, liderlerin kişiliklerini ve düşüncelerini anlamaya çalışmıştı. O sıralarda adı pek konmamış olsa da dört eğilimle o dönemlerde tanışmıştı. Selman o dört eğilimin solundaydı. Babası o dörtlünün içindeki soldaydı. Dört eğilim biraz tuhaftı. Ortaya yakın bir soluyla, diğer yanda uzaklaşarak kaçan üç sağı vardı. Selim Selman'la babasının tartışmalarının kesilmesinden, konuşmalarının yumuşamasından, birbirlerinin söylediklerini daha fazla onaylamalarından bu kez farklı düşünmediklerini anlamıştı. Selman babasının partisini destekliyordu. Selim'e de bir ara ayrıca açıklamıştı. "Koşullar kötü" demişti. "İnsanların biraz soluk almaya ihtiyacı var. En azından bu sert baskıların biraz hafiflemesi lazım. İnsanların korunması lazım. Başka katliamlar olmasının önüne geçilmesi lazım. Bu seçimle her şey değişmez ama belki oyunlar kurallarına daha uygun oynanabilir. belki insanlar korunabilir, kahvelerin taranmasının ve gösterilere saldırılmasının önüne geçilebilir." Selim oyunun ne olduğunu henüz bilmiyordu. Abisinin söylediklerini anlamaya çalışıyor, ağzından çıkan her sözü onaylıyordu. Topraktaki karıncaları, sudaki balıkları ve havadaki kuşları henüz yeterince tanımıyordu. Annesinin ve Selman'ın, babasının ve yakın çevrelerindeki birkaç kişinin, kendi öğretmeninin ve arkadaşlarının söylediklerinden yola çıkarak kendisinin, çevresinin, yaşadığı toprakların ve dünyanın öyküsünü yazmaya çalışıyordu.

Selman'ı çok merak ettiği bir mayıs gününde yaşananlar gibi, izlemeye çalışarak kafasında öyküsünü yazdığı o ilk seçim de önemli bir dönüm noktası olmuştu. Selim o günlerdeki umutları ve coşkuyu hep özlemle hatırlamış, insanların o duyguları yeniden bulup yaşayabilmesini istemişti. Zamanla ve değiştikçe, insanların yolculuğunu nehirlerin akışına benzetmişti. Akacak uygun bir yatak buldukça ve çevreden gelen sularla beslendikçe çoğalıyor ve güçleniyor, önleri kesilip geniş alanlara yayıldıklarında ve kaynakları kuruduğundaysa eksilip tükeniyorlardı. Seçimlere yakın bir günde aniden bastıran bir yağmur, sokaklara çıkmış insanların umutlarını ve coşkularını ıslatarak onlara doğanın gücünü ve neşesini getirmişti. Selim yaşamın artık güzelleşeceğine, insanların anlamsız çatışmalar yüzünden ölmeyeceklerine, abisi ve Işık Abla için artık endişelenip korkmayacağına inanmıştı. Okuduklarında ve izlediklerinde insanların birleştiklerinde ve doğru bir yola girdiklerinde kazandıkları gücü görmüş, sonuçların çok iyi olacağını düşünmüştü. Derlediği bilgilerde geneli ve özeli yansıtan önemli ayrıntılar vardı. Bunlardan yararlanarak seçim öncesini, seçimi ve seçim sonrasını anlatan bir yazı yazmıştı. Yazıyı babası da abisi de çok beğenmişti. Ne yazık ki sonraki gelişmeler pek iyi olamamıştı. Büyük sevinçler yaşanmış, mutlu sonlara ulaşılamamıştı. Toplumsal oyunların kuralları eşit haklarla oynanmaları için konmuyor, güçlüler kendileri için olması gerekenleri gerçekleştirmenin yollarını buluyorlardı. Destekledikleri partinin büyük başarısı zafer getirmemiş, onu karanlık güçlerin desteğine muhtaç bırakmıştı.

Selim geçmişi ve yakından izlediği o seçimde ve sonrasında yaşananları, Selman'ı, Işık Abla'yı, babasını, annesini, Melda'yı acıyla hatırladı. Yirmi beş yıl sonra bir başka seçimde bir başka parti, çok daha az bir oy oranıyla tek başına yönetme hakkını eline geçirebilmişti. Dünya değişiyordu ama gücün yaşamla ve insanlıkla savaşındaki belirleyiciliği aynı kalıyordu.

Bir seçim daha yaşanırken Selim, uzakta da olsa yakından izlemeye çalıştığı ilk seçimi düşündü. Bunca yıldır yaşanan onca seçimin hiçbir şeyi değiştirmediğini ama her birinde yeni başlangıçlar yaptığını ve önemli değişimlerin yolunu açtığını bir kez daha anladı. Hiçbir şeyden ve her şeyden kalan ne olabilirdi? Güzel insanları hatırlamaya ve anlamaya çalıştı. İnsanların 21. yüzyılda kendilerini ve birbirlerini tanımayı ve anlamayı, huzura ve mutluluğa kavuşmayı artık öğrenebilmesini ve başarabilmesini; birbirlerini ayakkabılarından tanıdıkları savaşların yokluk günlerinin bir daha asla yaşanmamak üzere geride kalmasını umdu.

Nâzım Hikmet, Kuvâyi Milliye, http://www.physics.metu.edu.tr/~uoyilmaz/TurkSiiri/cagdasturksiiri/nazimhikmet/nazimhikmet-(kuvayimilliye-baslangic-onlar).htm, http://kitap.ykykultur.com.tr/kitaplar/kuvayi-milliye-abidin-dinonun-desenleriyle

Leylâ Erbil, Kalan, https://www.iskultur.com.tr/kalan.aspx


http://seliminoykuleri.blogspot.com/2016/11/selimin-oykuleri.html
http://seliminkucukoykuleri.blogspot.com/
http://seliminkucukoykuleri.blogspot.com/2018/12/selimin-kucucuk-oykuleri.html

20 Şubat 2019 Çarşamba

Işık'ın Mucizeleri ve Yaşamanın Akılalmaz Güzelliği



Yaşamında kaç insan olduğunu ve bunların kaçının kadın olduğunu düşündü Selim ve birden bir kadınla bir erkeği hatırladı. Her insan gibi öyküleri çok uzundu her ikisinin de ama Selim'in aklında yalnızca birer sahne vardı ikisiyle ilgili. Birinde kadın erkeğe duyduğu ilahi aşk nedeniyle çok büyük bir acı çekiyor ve bu acıyı tırnaklarıyla etinin arasına batırılan iğnelerle anlatıyordu. Diğerindeyse adam belirli bir sürede kısa ilişkilerle birlikte olduğu kadınların sayısından söz ediyor ve bu sayıyı belirli varsayımlarla hesaplayarak doğrulamaya çalışıyordu. On yılda bin miydi, yirmi yılda beş bin miydi, Selim sayıyı hatırlamıyordu. Gecen yüzyılda beş yılda on milyonlar mı, on binlerce günde binler mi ölmüştü, bilmiyordu. Çocukların ve kadınların ve erkeklerin ve tüm insanların gözlerindeki acıyı ve yüzlerindeki derin çizgileri biliyordu yalnızca. Selim galiba erkeğin ölümüyle biten bir başka kadının ve erkeğin öyküsünü hatırladı. Selman'ın bir arkadaşı film televizyonda gösterildiğinde ertesi gün dairedeki bütün kadınların kendileri için binlerce kilometre yol yapmayı göze alacak bir erkek bulma hayalleri kurduğundan söz etmişti. Selim Selman'ın bunu kadınları küçücük dünyalarına sıkışmış küçücük insancıklar olarak görüp küçümseyen bir havayla anlattığını hatırlıyordu. Selman'ın gençliğinde kadınlarla erkekler arasındaki duvarlar daha yüksekti. Kadınların ve erkeklerin bedenleri ve ruhları birbirine çok uzaktı. Birbirlerine dokunmaları çok zordu.   Kendilerine dokunmaları zordu. Birbirlerini ve kendilerini anlamaları kolay değildi. Sonra yaşam ve iletişim biçimlerindeki değişimler duvarlarda çatlaklar açmaya başlamıştı. Çatlaklar bazılarına özgürlük, bazılarına daha büyük ve daha çok baskı getirmişti. Selim Melda'yla kavuşamasa bile şanslı olduğunu düşünüyordu. Yaşamında Işık'lar ve Sima olmuştu. Bir gün ve bir an için bile yaşamaya değer olabileceğini düşünürken, onlarla güzelliklerin yıldızlar gibi çoğaldığını hissetmişti. Tanıdığı son Işık, ona akılla bedenin ve ruhla tenin arasındaki sınırların kalktığı bir dünya olabileceğini düşündürmüştü.

Bu Işık tanıdığı hiçbir insana benzemiyordu. Biraz Selman'la birlikte izlediği eski kovboy filmlerinden birindeki bir kadını hatırlatıyordu. Kimseye "Hayır" demediğini söylüyordu kadın ve gerçekten kimseyi reddetmiyordu. Gülmeye ve dokunmaya konan sınırlar yaşamı çok sertleştiriyordu. Kadın Selim'i rüyalarına girip ona dokunacak, ona hayal bile edemeyeceği deneyimler yaşatacak kadar çok etkilemişti. Işık da farklılığını ilk tanıştıkları gün bile duruşu ve bakışları, sözleri ve sessizliği, yakınlaşmasındaki ve uzaklaşmasındaki kışkırtıcı müzikle göstermişti. Buluştukları ilk günden başlayarak hep yeni sürprizlerle gelmişti. Sevmeyi ve sevilmeyi, konuşmayı ve dinlemeyi, susmayı ve susturmayı, oynamayı ve oynatmayı, kıpırdamayı ve kıpırdatmayı, dokunmayı ve dokunulmayı çok iyi biliyordu. Yaşamanın akılalmaz güzelliğini gösteriyor ve yaşatıyordu.

Selim ona Işık kadar rahat ve güzel dokunan bir başkasını görmemişti. Bir tüy gibi hafifti ve dağlardan denizlere akan kar suları kadar doğaldı. Birbirlerine dokundukça birlikte uzun yolculuklara çıkıyorlar, erişilmez yerlere gidiyorlardı. Işık Selim'in kendisinin bile pek dokunmadığı yerlerine dokunarak inanılmaz heyecanlar yaratıyor, bulduğu her güzellikle uzun uzun oynuyordu. Selim onun yarattığı harikaların yansımalarını bulup göndermeye çalışıyor, Işık gizli denizlerinin yollarını bulması için ona yardım ediyordu. Selim her yerine böyle rahat ve güzel dokunan bir başkasını görmemişti.

"Işık varsa evrende mucizeler de mutlaka olmalı ve her biri her zaman hep yeni mucizeler yaratacak güçte olmalı" diye düşündü Selim. Kendini Işık'ın ellerine ve güzelliğine bıraktı. Melda'yı ve Sima'yı unuttu.

19 Şubat 2019 Salı

Işık'ın Günahı


Selim Selman'ı böyle bir durumda göreceğine asla inanamazdı.

Selman kusursuzluktu, her şeyi bilmekti, en doğrusunu söylemek ve yapmaktı. Evrende Selman gibi bir ikinci kişi daha olamazdı. Abisi olağanüstüydü. Selim onun gibi olabilmek için yaşamını bile verirdi.

Bir zamanlar böyle düşünüyordu Selim. Annesinin ve babasının verdiği güven ve sevginin koruyuculuğundan, Selman'ın küçük ipuçları vererek açtığı yolla kurtulmuştu. Artık dünyaya onlar gibi bakmıyordu. Çocuklar ve gençler için güzel bir gelecek kurma düşüncesi yaşamına yepyeni anlamlar katmıştı. Artık küçük oyunlarla oyalanabilecek bir çocuk değildi. Dünyayı ve tarihi biliyordu. Geleceğin sorumluluğunu taşıyordu. Abisi kadar bilgili olmak, her şeyi öğrenmek istiyordu. Elinden geleni yapıyor, yine de eksik kalıyordu. Selman uzayın her noktasını ve zamanın tüm anlarını bilirken, o yalnızca kendi küçük dünyasını tanıyabiliyordu. Değişmek istiyor, kendini zorluyor, yine de ne yaparsa yapsın bir türlü Selman gibi olamıyordu. Selman'ın en küçük bir isteğini bile emir olarak kabul edip varını yoğunu ortaya koyarak en iyi şekilde yapmaya çalışıyordu.

Selman'ı son görüşlerinden biri olmalıydı. Abisi artık her an gidebileceğini söylemişti. Bazı eşyalarını, kitaplarını ve aldığı notları getirmesini istemişti. Başka kimseye asla söylememesini isteyerek ona bir adres vermişti. Selim abisinin isteğinden büyük bir gurur ve heyecan duymuştu. Abisi ona güveniyordu. Artık büyüdüğünü düşünüyor, sırlarını ona emanet ediyordu. Selim abisinin istediklerini dikkatle toparlamış, annesine ve babasına sezdirmeden iki torba hazırlamıştı. Sorarlarsa arkadaşına çalışmaya gittiğini ve dersle ilgili malzemeleri götürdüğünü söyleyecekti. Sonuçta abisinin isteklerini başarıyla yerine getirmişti. O gün götürdüğü bazı kitaplar ve notlar çok sonra bir şekilde Selim'e geri dönmüştü. İçlerinde neler olduğunu ancak yıllar sonra öğrenmişti. Büyük bir coşkuyla abisinin verdiği adrese giderken, abisinin artık gideceğini hatırlayınca onu bir daha görememekten korkmuştu. Sonra "Selman Abi'me bir şey olmaz, o çok güçlüdür" diyerek kendini avutmaya çalışmıştı. O gün orada Işık'la karşılaşacağı asla aklına gelmezdi.

Selim Selman'ı böyle bir durumda göreceğine asla inanamazdı.

....

Işık ağlıyordu. Selman'ın son aylarda çok zorlandığını biliyordu ama uçurumun kenarına bu kadar yaklaştığını anlayamamıştı. Bir insan nasıl bu kadar değişebilirdi? Ya da olduğundan bu kadar farklı görünebilir miydi? Işık ağlıyordu. Düşünmenin ve hissetmenin, dokunmanın ve dokunulmanın, tatmanın ve koklamanın, görmenin ve duymanın, sevmenin ve yaşamanın, evrenin ve zamanın bir anlamı kalmamıştı. Üzerinde bir canavara dönüşmüş Selman artık yoktu. Işık'ı yavaş yavaş öldürüyordu. Aüırlığıyla soluk almasını engelleyecek kadar sıkıştırıp ezdiği için değil, ellerini hoyratça öç almak istercesine her yerinde dolaştırdığı için değil, gerçekten öldürecek gibi boğazına bastırdığı için de değil; Selman kendi içindeki güzelliğe ihanet ettiği için ikisini birden öldürüyordu. Oysa Işık bunu doğanın ve yaşamın zirvesine çıkarak yaşamayı öyle çok istemişti ki. Selman nedense hiç acele etmemişti. "Birbirimizi iyice tanıyalım, sözlerin ve belgelerin ötesine geçebilecek bir bağlılığımız olsun, çocuklarımıza güzel günler bırakabileceğimiz koşulların yaklaşmakta olduğunu iyice hissedelim, telli duvaklı gelin olarak alayım sevgilimi" diyordu Selman. Işık onu seviyor, ona inanıyordu. Selman kendini ve Işık'ı yavaş öldürüyordu. Bilinci ve düşünceleri uzaklaşıyor, gözleri kararıyordu. Selman içindeki vahşeti açığa çıkarmıştı. Tuhaf, akıl almaz bir duyguydu bu. İki beden ve iki zihin anlaşılmaz bir oyun oynuyorlardı. Haz ve acı, sevinç ve üzüntü, coşku ve bitkinlik, yükselme ve alçalma, ses ve sessizlik, ışık ve karanlık, mutluluk ve mutsuzluk, inanma ve yadsıma, bilme ve bilgisizlik, sevgi ve nefret, umut ve umutsuzluk birbirine karışıyordu. Işık yavaş yavaş tükeniyordu. Selman gücün bataklığında boğuluyordu. Dünya yavaş yavaş kararıyordu. Selman'ın dokunuşları ve soluk alışları hızlanmıştı. Işık ağlıyordu. Bedenindeki güzelliklere ve aklındaki korkuya isyan ediyordu. Yaşamın yaşamdan bu kadar uzak olmasına isyan ediyordu. Ölüme isyan ediyordu. Ölüme isyan ederek yaşamdan uzaklaşıyordu. Çığlıkları Selman'ın çığlıklarına karışıyor, ölüyordu.

....

İşte Selim tam böyle bir zamanda daire kapısını sessizce açarak içeriye girdi. Selman "Geldiğinde ben olmayabilirim, kapıyı anahtarla açıp içeri girersin, ben yoksam beklersin" demişti. Selim de abisi evdeyse bir sürpriz yapmak üzere usulca içeriye süzülmüştü. Selman'ı ve Işık'ı görünce dondu kaldı. Sevgili abisi, sevgili ablasını öldürüyordu. Selman Işık'ın üzerindeydi. Tuhaf sesler çıkarıyorlardı. Selim ne düşüneceğini bilemedi. Bu kötü adam, bu güzelliğe bunları nasıl yapabilirdi. Öfkeyle Selman'ın üzerine fırladı.

"Işık'ı bırak" diye bağırıyordu aklını yitirmiş gibi. "Işık'ı bırak, Işık ablama dokunma, onu bırak. Işık ablama bir şey yapma, ben onu çok seviyorum, ona bir şey yapma." Bir yandan da yumruklarını Selman'a savuruyordu. "Niye bunları yapıyorsun Işık ablama?"

Selman ne diyeceğini bilemedi. "Bir günah işlemiş de küçük bir ceza verdim" dedi.

Selim Selman'ı böyle bir durumda göreceğine asla inanmazdı.



18 Şubat 2019 Pazartesi

Işık'ın Öyküsü


Selim Işık'ı Selman'ı yücelttiği dönemlerde tanımıştı. Selman kadar haklı ve iyiydi Işık da. Üstelik ondan çok daha güzeldi. Selim Işık'a âşık olmuştu. Işık güzeldi, dünya güzeldi, güneş parlıyordu, yaşam güzeldi. Selim Selman kadar iyi ve özverili olmak istiyordu. Geleceğin yollarını türkü söyler gibi çalışarak yapmakta olan milyarlarca karıncadan biri olmak istiyordu. Işık'ların çoğalmasını istiyordu. Güzelliklerinin tüm evreni kaplamasını, herkesin bir ışığı olmasını istiyordu.

Büyü ne zaman bozulmuştu bilmiyordu. Belki de Işık'a yakınlaştıkça Selman'dan uzaklaşmıştı. Önce abisinin her zaman haklı olmayabileceğini düşünmeye başlamıştı. Aslında Işık olmasa, Selman'a sonsuza dek inanabilirdi. Işık'la Selman'ın ilişkisindeki tuhaflıklar Selim'i şaşırtmıştı. Hep haklıdan yana olan, herkese çok iyi davranan Selman ne yapıyordu da Işık ona böyle nefretle bakabiliyordu? Günün birinde Işık büyük bir telaşla geldiğinde Selim onun gözlerindeki yaşları görmüştü.

"Ne oldu Işık Abla?" diye sormuştu.

Işık'a abla demekten hiç hoşlanmıyordu ama böyle dediği zamanlarda sevdiği kız ona daha yakın oluyordu. Selim'in bu sorusu Işık Abla'nın son gücünü de tüketmişti. Ağlayarak Selim'e sarılmıştı.

"Ah Selim" demişti. "Ah Selim, ah Selim! Yaşamak ne kadar zor."

"Yaşamak güzel şey be abla!" demişti Selim.

Işık Abla gözlerindeki yaşları silerek gülmüş ve Selim'i kucaklamıştı.

"Senin gibi ışık dolu çocuklar oldukça elbette güzel olacak Selim" demişti. Selim artık büyüdüğünü düşündüğü için bozulmuştu ama sesini çıkarmamıştı. Işık'ı bir yetişkin gibi kucaklayarak onu teselli etmeye çalışmıştı. O gün Işık'la uzun süre birlikte olmuşlar, konuşmuşlar, öyküler anlatmışlardı. Selim Işık'la çok fazla görüşerek onu doğrudan tanıma fırsatını bulamamıştı. Işık'ı daha çok Selman'ın anlattıklarından tanıyordu. Işık'la karşılaştıkça tanık olduğu bazı ayrıntılar Selim'i şaşırtıyordu. Yine de Işık'ın düşünceleri Selim'in aklına Selman'ın sözleriyle taşınıyordu. Işık'ın ağlayarak geldiği o gün anlattıkları olmasa bu durum hep sürecekti. Işık'ı dinledikten sonra abisini ve gizli aşkını bir daha asla eskisi gibi göremeyeceğini anlamıştı. Kafasından hesaplar yapmıştı. Işık Abla ondan kaç yaş büyük olabilirdi? Belki de Selim büyüdüğünde birlikte yeni bir yaşama başlayabilirlerdi. Işık Abla ne derdi bu işe? Sorsa mıydı? Selim sormamış, ona sarılmanın ve onu biraz olsun yatıştırabilmenin mutluluğunu yaşamıştı.

Selman mı, Işık mı daha önce ortadan kaybolmuştu? Selim hatırlamıyordu. Uzaktaki yaşamların bıraktığı izler çok silik oluyordu. Annesinin Selman'dan haber alamadıkça Işık'a ulaşmaya çalıştığını hatırlıyordu. Galiba bir iki kez görüşmüşlerdi de. İlk görüşmeden sonra eve geldiğinde annesi "Bu kız bir şeyler biliyor da mı benden saklıyor, yoksa gerçekten haberi mi yok, bir türlü anlayamadım" demişti. Son kez görüşebildiklerinde annesi çok öfkelenmişti. "Selman bu kıza ne yapmış olabilir? Belki de başka birisine ilgi duyup onu bırakmıştır. O yüzden böyle saçma sapan konuşup duruyordur. Zaten Selman'ın başına bu işleri açanlardan biri de bu kız. O olmasa oğlum şimdi çoktan okulunu bitirip işe girmiş, evlenmiş olurdu. Böyle ne idüğü belirsiz işler ve kızlarla uğraşması da gerekmezdi." Aklında kalanları ve aklına gelenleri dönüşümlü olarak tekrarlayıp durmuştu. Selim annesinin Selman'a da Işık'a da haksızlık ettiğini düşünmüştü ama ona kızmamıştı. Zavallı annesi Selman'ın, Işık'ın ve Selim'in bildiklerini bilmiyordu ki. Dünyaya doğru açıdan bakamıyordu. Ne kadar zor ve onurlu bir işe kalkışmış olduklarını bilmiyordu. Annesinin çabaları sonuç vermemişti. Babası zaten uğraşmayı çoktan kesmişti. "Benim Selman diye bir oğlum yok, böyle giderse Selim diye bir oğlum da olmayacak" diyerek bağırdığında salonun avizeleri titriyordu. Işık'tan zaten hiç haberi yoktu. Annesi ona söylemedikçe babası olup bitenleri göremez, kafasının içindekileri gerçek sanırdı. Selman'dan ve Işık'tan hiç haber gelmez olunca Selim çok üzülmüştü. Büyüyene kadar onların bir gün döneceklerine olan inancını korumuştu. Onlar gelmeyip o da yeni bir okula başlayınca, dünyaya ve geleceğe yeni gözlerle bakması gerektiğine inanarak Selman'ı ve Işık'ı içinde yaşatmaya çalışmıştı. Işık'ın öyküsü Selim için ışık dolu güzel bir kızın sevdiği bir gençle birlikte kendisinin ve dünyanın geleceğine inanarak umutla bakarken uğradığı ihanetin öyküsü olmuştu. Melda'nın da sönen bir ışık olmasını istememiş, onu kendisinden ve yaşamından uzak tutmaya çalışmıştı. Kendisi Selman'ın ve Işık'ın peşinden gitmek zorundaydı ama Melda kendi yaşamını sürdürmeliydi. Gelecek ancak Melda'ların kendi dünyalarında yaşama katacakları güzelliklerle kurulabilirdi. Melda'nın öyküsü, Işık Abla'nın öyküsü gibi acı olmamalıydı.

Selim Selman'la ve Işık'la ilgili tüm anılarının bir resmini yapmak istedi. Yüzlerini ve bedenlerini zorlukla görebiliyordu, çizebildikleri çok silikti. Güçlü Selman'ın küçük kardeşini korumak için yaptıklarını, Işık Abla geldiği gün onu teselli ederken yaşadığı mutluluğu hatırlayınca Selim'in yüzünde umutlu bir gülümseme belirdi.

14 Aralık 2018 Cuma

Selim'in Nitelikli İlişkileri


İçeriye girdiği sırada gözü bir kadına takılmıştı Selim'in ve kadın bunu hemen görmüştü. Işık'la Melda'yı, Sima'yla genç Işık'ı andıran temiz ve aydınlık bir yüzü vardı. Gözlerindeyse gizleyemediği bir yıpranmışlık ve yorgunluk okunuyordu. Selim bir masa seçip oturduğu anda kadın da gelip karşısındaki koltuğa oturdu.

"Bana bir içki ısmarlarsın, değil mi?" diye sordu.

"Fazla kalmayacağım" dedi Selim. "Belki bir başka masaya gitseniz daha iyi olur."

Selim'in düzgün ve saygılı konuşması kadını masaya ve Selim'e iyice bağlamıştı.

"Yok" dedi. "Ben burada, seninle oturmak istiyorum. Seviyesiz ve paralı adamlardan bıktım. Bir gece olsun karşımda temiz ve güzel bir yüz görmek istiyorum."

Selim'in canı sıkılmıştı. Kadını kırmak istemiyordu. Çok bunaldığı, değişik bir ortamda biraz kendini avutmak, Melda'yı ve Işık'ları ve Sima'yı unutmak istediği için yalnızca bir bardak bira içip kalkmak üzere uğramıştı. Kimseyi dinleyecek ya da kimseyle konuşacak hali yoktu. Öte yandan, ekonomik açıdan durumu da bir türlü düzelmiyordu.

"Size bir şey ısmarlayacak param yok" dedi Selim açıkca.

"Sorun değil güzelim" dedi kadın. "Ben ısmarlarım sana. Burada o kadar da sözüm geçiyor. Kimse bir laf söyleyemez bana."

Selim artık genç bile değildi ama kadın ona adeta ilk deneyimini yaşamak için gelmiş bir çocukmuş gibi davranıyordu. Kadınsa Selim'den epey genç görünüyordu. Ama gözlerine bakılırsa, yaşadığı çevrelerde geçirdiği her yıl en az on yıllık yaşam deneyimi kazandırmış olmalıydı ona. Selim yine bir deneme yapıp kendisini ya da kadını uzaklaştırmaya çalıştı.

"Aslında gitmem gerekiyor, hızlıca bir bira içip kalkacaktım. Hatta hemen kalksam daha iyi olur."

Kadın çabucak bir bira içip kalkmak üzere gelmiş olmasını pek de inandırıcı bulmadığını belli eden bakışlarla Selim'e baktı. Tartışmak, uzatmak istemedi. Galiba tek istediği, bir süre Selim'in yüzündeki ve gözlerindeki temizlikle oturabilmek, o çocukça gülümseyişini görebilmekti. Garsona adıyla seslenip iki bira istedi. Selim'e de merak etmemesini, birasını bitirince hemen kalkıp gidebileceğini, hesabı da kendisinin ödeyeceğini söyledi. Biralar gelince ilk yudumu aldıktan sonra Selim'in iyiliğine kadeh kaldırdı.

"Sağlığına" dedi. "Ankara'ya geldiğim yıllarda yaşamımda senin gibi biri olsa, geleceğim bambaşka olurdu" dedi.

Selim içinde büyük bir acı hissederek gülümsedi. Çevresindeki kimseye bir güzellik verememiş, herkes için yalnızca boş bir hayal olabilmişti. Kendisine güvenenlerin umutlarını boşa çıkarmıştı. Bunda kendi hatası çok fazla değildi. Annesinin ya da babasının, Selman'ın, Işık'ın, Aygün Abi'nin, abisinin diğer arkadaşlarının, sonra Selim'in kendi arkadaşlarının, kimsenin pek bir hatası yoktu. Hepsi kendi yaşam yolcuğunu kendisi ve çevresi için en iyi olacak şekilde planlamaya ve yapmaya çalışmıştı. Ama yolculukları istedikleri gibi uyumlu ve güzel olamamıştı. Selim Selman'ın babasıyla çatışmalarını gördükçe çok yıpranmıştı. Annesiyle babasının arasındaki sorunlar büyüyünce korkmuştu. Dışarıda herkese ve birbirlerine karşı normal görünen ve herkesin övgüyle söz ettiği Ayten Hanım'la Ahmet Bey'in, eve geldiklerinde Selim orada yokmuş gibi kavga etmeleri her geçen yıl biraz daha sık yaşanan bir acı olmuştu. Selim büyüdükçe Selman'ın niçin evden uzak durduğunu anlamaya başlamıştı. Gidecek başka yeri olmadığı için Selman'In peşinden gitmişti. Selim'in ve Selman'ın ayrılışları, evde tümüyle yalnız kalan annelerinde ve babalarında büyüyen yaralar açmıştı. Ölümcül darbelerden ilkini Selman'ın, ikincisiniyse Selim'in yokluğu vurmuştu. Çocukları onlardan ayrılmıştı. Onlar aynı evin içinde birbirlerinden ayrılmıştı. Selman Selim'in dünyasından ayrılmıştı. Selim'in yokluğu çok uzun sürmüştü. Anneleri ve babaları yaşama geri dönememişlerdi. Selim çocukluğunun geçtiği eve döndüğünde artık yapayalnız kalmıştı. Melda ve Işık artık umut olamıyordu. Sima ve genç Işık ile yaşama tutunmaya çalışmıştı. Genç Işık'ın da erken ayrılışı ölümcül bir darbe vurmuştu. Bir Işık daha kaybetmek istemiyordu, yeniden başlamak istemiyordu, umut varsa bile onu yeniden aramak istemiyordu. Bulunmuş bir umutla yaşayacak gücü bile yoktu. İnsanlığa inanıyordu. Yaşam doğrunun, iyinin ve güzelin yolunu bulacaktı. Selim'inse gidebileceği ne eski, ne de yeni bir yol kalmamıştı. Çocukluğunun küçük evine sığınmış, bekleme odasında durmuş, yolların yapılmasını bekliyordu. Selim'in Ankara'ya geldiği yıllarda çevresinde bambaşka yollar vardı. Yollarda ışıklar ve umutlar vardı.

"Benim Ankara'ya geldiğim yıllarda çevremde çok güzel insanlar vardı ama hiçbiri benim için bir gelecek olamadı" dedi. "Sen de çok güzelsin ama daha önce karşılaşmış olsak bile ne yazık ki bizim de bir geleceğimiz olamazdı."

"Hep böyle karamsar mısın?"

"Karamsar değildim. Yaşamımda biraz fazla karanlık oldu. Yapmak istediklerimi doğru yapamadım, beceremedim, güvendiğim kişilerin de başaramadığını, hatta beni kandırdıklarını gördüm. Yaşamım yıkıldı.  Yeniden yapmanın bir yolunu da bulamadım."

"Dişi kuşa şans vermezsen yuvanı yapamazsın ki" diyerek güldü kadın. "Bak bana izin var, iki günde yapayım senin yuvanı, bir anda değiştireyim yaşamını."

Kadın bunları gülerek söylüyordu ama Selim onun gözlerindeki büyük acıyı da görüyordu. Yaşam çok zordu ve köprünün üzerinde ancak çok ince pamuk ipliklerine tutunarak yürüyebiliyordu insanlar. Selim başkalarının yaşamla bağlarını koparmaktan çok korkuyordu.

"Ne güzel" diye mırıldandı. "Umutla bakabiliyorsunuz yaşama, bana güç veriyorsunuz, keşke bir yolu olsaydı da yapabilseydiniz ikimiz için bir yuva."

Kadın bir kahkaha attı.

"Senin çok hoş bir delikanlı olduğunu anlamıştım zaten" dedi. "Hadi şimdi git. Senin gibilerin çok işleri olur. Git yap işlerini. Ne işe yarayacaksa artık. Git yap bakalım. Belki bir gün bir işe yarar yaptıkların gerçekten."

"Sizin bu gülüşünüz kadar yaşam sevinci verecek bir şey yapmam çok zor" dedi Selim.

Eve dönerken Selim "seviyesiz ve paralı adamlardan" bıkmış kadının aradığı düzeyli bir ilişkinin nasıl gerçek olabileceğini düşünüyordu. İyi bir ilişki için öncelikle iyi bir mahallede oturmak mı gerekirdi? Peki iyi bir mahallede oturmak yeterli miydi? Aynı mahallede oturan herkes, aynı düzeyde miydi? Peki iyi bir yerde yaşayan, iyi eğitim görmüş kişiler; iyi ilişkiler mi yaşıyorlardı? Selim yaşamdan hep uzak kalmıştı. Yine de yakın arkadaşlarından gördüğü kadarıyla, hiç de daha iyi değildi iyi bir yerde yaşayan ve iyi eğitim görmüş ve çok nitelikli ve düzeyli görünen kişilerin ilişkileri.

Nitelikli ilişkiler niçin kurulamıyor ve korumamıyordu? Selim Melda'yla olan yakınlığına çok güvenmişti. Yine de emin olamıyordu, eğer sürekli birlikte olabilme şansını yakalayabilselerdi ilişkilerinin dengesini hep koruyarak sürebileceğinden. Sima ya da Işık'lardan birine benzeyen bir başkasıyla kurulabilecek gerçek bir ilişki hakkındaysa, o kadar bile bir fikri yoktu. Sanki atılan zarlarla belirlenecek sayıda atılacak zarlarla belirleniyordu gerçek bir ilişkinin hangi yollardan geçerek nasıl yaşamlara ve sonlara evrilebileceği.

"İnsanlar arasında nitelikli ilişkiler kurulamıyor çünkü toplumsal ilişkilerin geneli nitelikli değil" diye düşündü Selim. Nitelikli ilişkiler vardı ama çok azdı, çok zor kurulabiliyor ve çoğalabiliyor, çok kolay dağılıp yok oluyorlardı. Adeta okyanusa damlatılan renkli ve ışıklı güzellikler gibiydiler. Suyla buluştukları anda seyrelmeye başlıyorlar, renklerini ve ışıklarını yitirerek suyun içinde kayboluyorlardı. Galiba renkleri ve ışıkları birbiriyle buluşturan nitelikli bağlar kurmak gerekiyordu. En azından birbirlerinin ellerini tutabilsinler, renklerin ve ışıkların sonsuzluğunda kaybolmasınlar, sonra çevrelerindekilerin ellerini tutarak nitelikli ilişkiler zincirini her yana götürebilsinler, doğayla ve evrenle dost bir nitelikli ilişkiler ağı oluşturabilsinler diye. Selim kendi ağının başlatıcısının Selman değil de Işık olmasını çok isterdi. Işık'ın iki yeni damlası olarak, Melda'yla birlikte onun ilk ikili halkası olmayı çok isterdi. Sonra Melda'yla birlikte genç Işık'lar ve genç Selman'lar bulabilmek isterdi. Her yeni damlanın, önceki damlalardan aldıklarıyla daha parlak olmasını, nitelikli ilişkilerin böylece dalga dalga yayılabilmesini umardı.

"Böylece kurulabilir mi nitelikli ilişkiler?" diye düşündü. "Böylece basit ve birdenbire. İnsanlar iyi ve sırf insanlar istiyor diye."

Evrenin ve toplumların yasalarını daha iyi anlamaya çalışmış, biraz anlayabilmiş, gizli ilişkileri çözmeyiyse pek becerememişti. Bildiği bir gerçek varsa, insanlar değişmesini istiyor diye hiçbir gerçeğin kendiliğinden değişmediğiydi. Doğa da toplum da, kendi dinamikleriyle, bazen hızlı bazen yavaş, bazen ileriye bazen geriye bazen sağa bazen sola bazen aşağıya bazen yukarıya bazen saat yönünde bazen saatin ters yönünde ama sürekli hareket ediyorlardı. Çünkü hareket ediyorlardı ve bir dış güç onları durdurana kadar hareket edeceklerdi. Çünkü yaşıyorlardı ve ölene kadar yaşayacaklardı.

Eve geldiği sırada telefonu çaldı. Bilinmeyen numaranın kimin olduğunu kadın konuşmaya başladığında önce anlamadı.

"Hayatım, numaramı bile sormadın, dikkatli olup senin numaranı ben bakıp almasam, kimbilir ne zaman görüşebilecektik? Numaramı kaydet ve müsait olunca beni hemen ara. Birbirimizden kopmayalım. Ben Işık."

Neredeyse "Sen de mi Işık'sın?" diye soracaktı Selim ve son anda "Sen... Işık, tamam kaydediyorum" diyebildi.

Yeni Işık'ın numarasını, Selman'ın Işık'ıyla genç Işık arasında bir ad vererek ekledi. Işığın mucizeleri hiç bitmiyordu. Karanlığın öfkesi kadar güçlü ve ölümsüzdü.


18 Kasım 2018 Pazar

Selim'in Aynası


Selim uyanıp yüzünü yıkamak için banyoya gidince inanılmaz bir güzellikle karşılaşarak şaşırdı. Karşısında daha önce gördüğünü hiç sanmadığı, ışıltılı ve dolgun saçları gizemli yüzünü çevreleyerek biçimli omuzlarına inen, bedeninin her noktası sanki Selim dinlesin, görsün, koklasın, tatsın ve dokunsun diye yaratılmış olağanüstü bir kadın vardı. Selim baktıkça onun sıcaklığını hissediyordu. Gözleri soldan sağa, yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı ve beklenmedik hareketlerle rastgele dolaştıkça gözlerine inanamıyordu. Yaşamı boyunca karşısına çıkmış tüm Melda'lardan ve Işık'lardan daha güzeldi. Kusursuzdu.

Aynaya yaklaştığında şaşkınlığı daha da arttı. Kadın bir anda karşısında belirmişti ve önünden çekilmiyordu. Kendine güvenen, rahat bir duruşu vardı ve doğrudan Selim'in gözlerinin içine bakıyordu. Selim yıllardır yaşamamış olduğu bir heyecanı yeniden duydu. Eskiden bu kadını çok yakından tanımış, sonra bir daha hiç görmemiş olabileceği duygusuna kapıldı. Selim'in çocukluktan çıkmakta olduğu dönemlerde babası evin banyosunu yenilemişti. Tadilatı yapanların önerisi üzerine, derinlik duygusu vererek banyoyu geniş göstermesi için adeta boy aynası kadar büyük bir ayna konmuştu. Selim geceleri ve gündüzleri evde Işık'la yalnız kalarak birlikte bu aynanın karşısına geçmek için fırsat bulduğunda az hayal kurmamıştı. Ayna onun düşlerini saklayabilmiş olsa başından sonuna izlemek isterdi.

Selim'in düşleri aynanın tanık olduklarının pek küçük bir bölümüydü. Abisi Selman belki de onun düşlediklerinin bir bölümünü gerçekten yapabilmişti. Ayna tüm yaşamlarının izleyicisi olmuştu. Selman evden uzaklaştıkça babası ve annesinin arasında önceden de var olan sorunlar çoğaşıp büyümüş, gittikçe uzayan ve sertleşen kavgalar başlamıştı. Selman tamamen gittiğinde hiç değilse Selim'in yanlarında kalması için yalvarmışlardı. Ama Selim kendisine ve Selman'a ihanet edemezdi. Işık'a olan büyük aşkını bile abisinden gizlemiş, kahramanca kalbine gömmüştü. Hep başka bir Işık bulmayı ummuş, sonra Melda'yı sevmiş, kavuşamamıştı. Hep inandıklarının peşinden gitmişti.

Aynanın içindeki kadın yüzüne ve bedenine dokunmaya başlayınca Selim neler yaşadığını önce anlayamadı. Kadın kendini tanımak istiyor gibiydi. Aradaki cama yaklaşıyor ve uzaklaşıyordu, dudaklarıyla olmayan birini öpüyor, elleri teninin istediği okşayışları bedenine ve Selim'e taşıyordu.

Aynı anda aynı duygularla ürperdiklerine Selim'in kuşkusu yoktu. Kadın aynanın içinde, Selim'se dışındaydı. İkisi de çok yalnızdılar. Dokunuşları onları çoğaltıyor, soluklarını hızlandırıyor, tenlerini ısıtıyor, umulmadık yolculuklara çıkarıyordu. Gerçekleşmesinin pek kolay olmadığını bilseler de, ikisi de günün birinde birbirleriyle ya da bir başkasıyla bütünleşebilmeyi umuyorlardı.

Selim kadının aynanın arkasındaki bulanık yüzüne dikkatle bakarak onu daha iyi görmeye çalıştı. Tanıdık geliyordu. Selman'ın içten ve güzel yüzünü biraz hatırlatıyordu.

Selim'in Öyküleri, http://seliminoykuleri.blogspot.com/2016/11/selimin-oykuleri.html

19 Eylül 2018 Çarşamba

Selim'in Mustafa'ları






Selim evde bulduğu bir kâğıt parçasında bir zamanlar "BEŞ MUSTAFA" başlığıyla almış olduğu notları okudu.

"Bunu kesin olarak bilmem çok zor ama tanıdığım ilk Mustafa, sarı saçlı bir çocuk olmalı. İlkokulda öykülerini duymaya, okumaya başladığım, kızkardeşiyle kargaları kovalayan küçük bir çocuk. Adına sonradan Kemal eklenen, kendi öyküsünü yazmakla yetinmeyip tarihte de unutulmaz izler bırakan bir 20. yüzyıl insanı.

İkinci Mustafa, çok sevdiğim iki büyük kadının sevgisiyle gördüğüm Hazreti Muhammed Mustafa olmalı. Yaşamı boyunca bir karınca bile ezmediği söylenen bir büyük insan. Dünyanın inanarak, severek ve yardım ederek anlam kazandığını gören ve gösteren; insanın önüne karanlık geçmişlerden kurtulmanın, ışığın ve anlayışın yollarını açmaya çalışan bir büyük insan.

İz bırakan üçüncü Mustafa'yı bana onu düşünceleriyle etkilemiş olan Şeyh Bedreddin tanıttı. İnsana ve doğaya yakınlığını, güzelliklere inancını, haklıyı korumak için kararlılığını hissettim.

Gençliğini ilerici düşüncelerin yükseldiği ve gençliğin olaylı yıllarla başa çıkmaya çalıştığı dönemlerde yaşamış bir abim olmasa, sözünü edeceğim dördüncü Mustafa'nın adını bile duymamış olabilirdim. Anlamı boşaltılan ve çarpıtılan sözcüklerle küresel bir kutuplaşmanın yaşandığı o dönemde, toplumcu anlamına gelen komünist sözcüğünün niçin böylesine hedefe konduğunu anlamakta güçlük çektim. Karadeniz'de bir teknede öldürüldüğü söylenen o Mustafa yaşasa, Türkiye'nin ve dünyanın nasıl bir geleceği olurdu?

Bu yazıdaki son Mustafa, Türkiye'nin bilgiye giden yollarına katkısı olmuş, romanı da yazılmış bir bilim insanı.

Doğunun ve batının, kuzeyin ve güneyin, geçmişin ve geleceğin kesişme noktasındaki Türkiye; beş Mustafa'yı buluşturup aydınlık bir geleceğe yürüyebilir mi?"

Yine kendini çok kötü hissetti. Selim artık yaşamaya katlanamıyordu. Bir zamanlar Selman'ı ve Işık'ı düşünmek bile ona umut verirdi. Işık'ı abisinin arkadaşı olarak tanımış ve önce hayran, sonra âşık olmuştu. Selman ve Işık'ın yakınlığını anladıkça aşkını içine gömmüştü. Bir gün kendi ışığını bulabilmeyi dilemiş, sonra Melda'yı bulmuş ama kavuşamamıştı. Aşkından geriye tek bir gün kalmıştı. "Selman bu yazdıklarımı okusa ne düşünürdü?" diye mırıldandı. Selim'e Mustafa'ların birini annesiyle anneannesi, birini babası ve ilk öğretmeni tanıtmıştı. Şeyh Bedreddin'i ve diğer iki Mustafa'yı da abisinin kitaplarını karıştırırken tanımıştı Selim.

"Selman'ın yanımızda olduğu yıllarda İnternet olsaydı nasıl bir yaşamımız olurdu, dünya nasıl bir yola girerdi?" diye düşündü Selim, Mustafa İnan'la ilgili bilgileri taramaya çalışırken. Yaşamını insanlara adayan bilim ve sanat insanlarının, gücünü doğayı ve yaşamı korumak için kullanan tüm iyi insanların sayısı yeterince artabilse dünya bu halde olur muydu? Yaşamına parlayıp sönen bir an olarak giren genç Işık onu bu kadar çabuk bırakıp gider miydi? Geleceği aydınlatabilecek herkesi yitirdiğini sanan Selim, böyle koyu bir karanlıkta tutsak kalır mıydı?

"Bir ışık olmalı" diye düşündü Selim. "Mustafa'larda ve Mehmet'lerde, Ali'lerde ve Rıza'larda, Nâzım'larda ve Kemal'lerde, Aziz'lerde ve Oğuz'larda, Halide'lerde Sevgi'lerde Fürüzan'larda Pınar'larda Tezer'lerde Azra'larda Adalet'lerde ve herkeste. Bir ışık olmalı."

Perdeler kapalı, evin içi Selim'in düşünceleri kadar karanlıktı.

"Bir ışık olmalı" diye mırıldandı Selim. Güzel yüzler görebilmeyi umarak yine sokaklara çıktı.


Prof. Mustafa Inan'in hikayesi - Sunay Akin'in agzindan
Ufuk Özlü, 28 Ocak 2012, Prof. Mustafa Inan'in hikayesi - Sunay Akin'in agzindan.


Bütün Ömrünü Ülkesine Adayan Bir Bilim İnsanı: Mustafa İnan
Anıl Göç (Onedio Editörü), 9 Ağustos 2016

Türk Edebiyatı'nı etkileyen 40 kadın yazar
http://www.harpersbazaar.com.tr/galeri/lifestyle/turk-edebiyatini-etkileyen-40-kadin-yazar/4


7 Temmuz 2018 Cumartesi

Selim'in İlk Traşı


Anılar geçmişten pek de güzel izler getirmiyordu Selim'e.

Bir cumartesi günüydü ve en kötüsü ya da en iyisi değildi yaşadığı cumartesilerin.

Gecenin bir saatinde dışarıdan gelen seslerle uyandı. Sert ve kötü değildi sesler. Gençler konuşuyorlardı. Seslerinde güzellik vardı. İyilik vardı. Umut vardı. Sessizlik vardı. Neşe vardı. Gelecek vardı.

Yıllardır haftaların ve sonlarının bir farkı kalmamıştı onun için. Gecelerin ve gündüzlerin, ayların ve onyılların uzaklığı kaybolmuştu. Yaşamı ve anıları arasındaki sınır belirsizleşmişti.

Bir cumartesi günüydü ve sabah erkenden kalkmıştı. Nedense aklına traş olmak gelmişti. Selman'ın aldığı ilk makineden sonra birkaç makinesi daha olmuştu. Bu kaçıncısıydı, hatırlamıyordu. Aklına neden traş olmak gelmişti, bilmiyordu. Sima'yı ya da Melda'yı görmeyi mi umuyordu? Yaşamdan böylesine koptuğunun görülmesinden mi korkuyordu? Makineyi prize takmıştı, çalışmamıştı.

Sokaklara çıkmak Selim'i rahatlatıyordu. İnsanları görmesini sağlıyordu. Yaşamın ve insanların içindeki iyiliğin bitmediğini, bitmeyeceğini gösteriyordu. Parasını idareli kullanması gerektiği için yürümeyi düşündü ama eskiden beri tanıdığı ve bazen para istemeden de ufak tefek sorunlarını çözen tamircinin küçük dükkânı çok uzaktı. Dolmuşa bindi. İçeride ve dışarıda Selim'in içinde yaşadığından çok farklı bir dünya vardı. Selim daha yerine oturmadan şoför gaza bastı. Selim cam kenarında oturan genç kızın üzerine düşmekten son anda kurtuldu. Kız dönüp ona baktı. Kulaklığından dışarıya taşan müziğin etkisiyle küçük hareketler yapıyordu. Selim kızın bakışlarındaki ilgiyi ve beğeniyi fark etti. Bir gün birlikte yürürlerken Selman "Kardeşim olmasan yüzünü dağıtırdım, ne bu böyle, kızların gözü hep senin üzerinde" demişti. Selim şaşırmıştı. Selman'a hayrandı. Kızların neden önce abisini görmediğini anlayamamıştı.

Dükkânın olduğu bölge çok kalabalıktı. Dünya, ülke ve kent eskisinden çok farklıydı. Her yerde, dünyanın her yerinden gelen insanlar vardı. Bazı yerler zenginlerin ve batılıların, bazı yerler yoksulların ve doğuluların uğrak yeriydi. İnsanların yüzlerinde, bakışlarında, yürüyüşlerinde, duruşlarında, eğilişlerinde, kalkışlarında, gülüşlerinde, susuşlarında, bağırmalarında, selamlaşmalarında, sarılmalarında, öpüşmelerinde, tutunuşlarında ve bırakışlarında geçmişlerinin ve kimliklerinin, yaşamlarının ve geleceklerinin izleri görülüyordu. Selim hissettiği acıların ve sorunların büyüklüğünün altında ezildi. Çocukların esmer yüzlerindeki acıları ve çocukça
sevinçleri gördükçe kahroldu. Düzen değişmemişti ve değişmiyordu. Selim gittiğinde tamirci namazdaydı. Sonra geldi. Makineye baktı, prize taktı, inceledi, biraz uğraştıktan sonra bir fiyat söyledi. Selim'in yüzü asılınca "Canın sağolsun abi" dedi. Selim "İnsanlık ölmemiş" diye düşündü ve utandı. Tamircinin işleri iyiydi. Epey uzun zamandır dükkânı vardı. Bir gün Selman'la birlikte gitmişler, abisi kaset teybini bırakmıştı. O zamanlar Adnan Usta babasının yanında çalışıyordu, kızıyordu, öfkeliydi. Selman'ın arada akıllıca ettiği sözleri duydukça iyice isyan ediyordu. Bir ara babasına karşı grev yapmaya kalkışıp epey sert bir tokat yemişti. Selim uzun dönüş yolunu acele etmeden, yavaş yavaş, sindire sindire yürüdü. Yerlere oturmuş küçük çocukların ve annelerinin gözlerindeki yalvaran çaresizliği gördü. Ne verecek parası, ne de verilen paraların onların yaşamlarını biraz olsun iyileştirebileceğine inancı vardı. Çocuklar ve gelecekleri ölüyordu. İnsanlık ölmemiş miydi? Selim iki hafta önce bir pazar günü bir okulun önünde rastladığı iki kızı düşündü. Uzaklardan gelmişlerdi ve evlerinin bahçesinde yetiştirdikleri sebzeleri satarak para kazanmaya çalışıyorlardı. Yüzleri aydınlık, gözleri kaygılıydı. Selim onlarla konuştuğunda insanlar arasındaki yakınlığa ve uzaklığa şaşırmıştı. Herkes aynı duygular ve düşüncelerle dünyaya bakıyordu. Yaşamları çok farklı nedenlerle belirlenip onları iki ayrı uç arasında bir yere savuruyordu. Kimisi cennetin bir katında yaşarken, kimisi cehennemin derinliklerinde bir gelecek arıyordu. Şaşılacak olan tümünün yaşadıklarını normal, değişmez görmesi ve böyle kabul etmesiydi.

Bir Pazar günü sabaha yakın bir saatte Selim, dışarıdan gelen seslerle uyandı. Son aylarda, son yıllarda ve son onyıllarda iyi uyuyamıyordu. Yaşamındaki kaygılar ve yalnızlık sürekli büyüyordu. Ölümcül düşüncelerden uzaklaşmak için başka sesler duyması, yeni yüzler görmesi, genç sözler dinlemesi gerekiyordu. Açık pencereden karşı apartmanın ışıklı odasının sesleri geliyordu. Gençler konuşuyorlardı. Seslerinde Selim'in çocukluğunun ve Selman'ın gençliğinin güzelliği vardı. Selman'ın Işık'a aşkı, Selim'in Selman'a hayranlığı, Işık'ın Selim'e sevgisi vardı. Gençler yaşlıların yorgunluğundan ve umutsuzluğundan uzak, konuşuyorlardı. Seslerinde güzellik vardı. İyilik vardı. Umut vardı. Sözleri duyulmuyordu. Yüzleri görünmüyordu. Aralarındaki çekim ve yakınlık, dokunuşlarla yükselen sıcaklık hissedilmiyordu. Evrenleri birleşmiyordu. Bir masada iki gençle oturan güzel kızın kendine güvenen ve sevilmenin gururuyla ışıyan bakışları seçilmiyordu.

Geçmiş, pek de güzel izler getirmiyordu Selim'e. Yıllar yaşananların üzerine büyük acılar örtmüştü. Ama Selim o sabah çok heyecanlıydı. Selman onu bir toplantıya götüreceğini söylemişti. Selim artık büyüdüğünü, Selman'ın yaptığı her işi yapabileceğini söylese de Selman Selim'e güvenmekte acele etmiyordu. Bu yüzden Selman banyoda yüzündeki köpükleri kazırken Selim çok sevinçliydi.

"Abi, ben de traş olayım" demişti.

"Neyi keseceksin be Selim, boş ver" demişti Selim.

Selim dinlememiş, yüzünü kesmişti. Birkaç ay sonra Selman Selim'e ilk traş makinesini almıştı. Böylece Selim bir daha yüzünü kesmemişti. Babası ikisine de çok kızmıştı. "Bu çocuk zamanı gelince erkek gibi bıçakla traş olacak" demiş, Selman'ın aldığını parçalayıp atmaya kalkmıştı. "Rezil ettin kendini, Selim'i de peşinden götürmeye kalkıyorsun" demiş, ağzından Selim'in daha önce duymadığı bir söz çıkmıştı. Selim babasını çok görmezdi. Annesi Selim'i onun katılığından uzak tutmaya çalışırdı. Bu yüzden Selim de sertliklerden hep uzak dururdu. Sessiz ve yumuşak bir kişiliği vardı. Ama Selman'ın yaptıklarını görünce ve dostlarını tanıyınca geçmişin yeni bir gelecek kuracağı bu çok özel çağda sorumluluk almaktan kaçmak istememiş, değişmeye çalışmıştı. Selman onu 1 Mayıs'a götürmediği için çok kızmıştı. Abisi "Küçücük ayakkabıları ayağından fırlayıp yere düşerek korkuyla koşan kalabalığın ayaklarının altında kalıp ölsen geleceğe ne katkın olurdu? Senin yapacağın daha çok iş var" demişti. Sonra Selim hep, yapabileceklerinin neler olduğunu öğrenmeye ve anlamaya çalışmış, yapmıştı. Yine de yalnızlıktan ve gözü dönmüş kalabalıkların cehaletinden ve öfkesinden kurtulamamış, onları ve sorunlarını anlayıp konuşabilmeyi, kitaplarda değil yaşamda tanımlanmış ilişkiler kurmayı, doğanın gücüne yaslanmayı, toplumu anlamayı, dünyaya ve geleceğe uzanan bağlar kurmayı, birlikte yaşamayı ve büyüyüp güçlenmeyi öğrenememişti. Yalnızlığa gömülmüştü. Işık'ı gidince, yaşamı umutsuzlukla bitmişti. Işık artık yoktu. Yok muydu?

O toplantıda neler konuşulduğunu, kimlerin katıldığını, sonra nerelere gidildiğini, neler yapıldığını hiç hatırlamıyordu Selim. Büyük bir heyecan duyuyordu, artık büyüdüğünü kanıtlayacak anlamlı bir söz etmek istiyor, konuşulanları dikkatle dinlemeye çalışıyor, söylenenleri hiç anlamıyor, hayranlıkla Işık'ın Selman'ın yüzüne beğenerek bakan yüzüne ve odayı bir umut gibi kaplayan güzelliğine bakıyordu. Onun güzelliği Selim'de hayranlığın ötesinde duygular ve kıpırtılar uyandırdıkça utanıyor, gözlerini indirip kaçırıyordu. Selman'ın ve Işık'ın  uyumlu güzelliklerini kıskanıyordu. Bu kıskançlığı başkalarının da duyduğunu görüyor, hissediyor, biliyordu. İlk büyük aşkının Işık olmasından, bunu hiç kimseye söyleyemeyecek olmaktan utanç duyuyordu.

Selim Selman'ı da, Işık'ı da çok özlüyordu. İkisi de Selim'e artık, yeni Işık'ı yitirmiş olmanın verdiği kadar büyük bir acı vermiyorlardı. Genç Işık'ın içindeki güven ve umut, sevgi ve ışık hiç sönmeyen gözleri gözünün önüne geldikçe Selim kahroluyor, onun artık bu dünyada olmadığı düşüncesine katlanamıyordu. Yitirdiklerini evrenin bir yerlerinde bulmaya ve görmeye çalışıyor, beceremiyordu. Selim Selman'ı da, Işık'ı da çok özlüyordu.

"Bir geleceğim olması gerekiyor mu?" diye düşündü Selim.

Selman bu soruyu duysa çok kızardı. "Traşı kes artık Selim" derdi.

Selim'in Öyküleri