öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Mart 2020 Pazar
Selim'in Savaşları
Selim babasından, annesinden ve Selman'dan dinlediği savaşları düşündü. Bir ara Selman abisi Aydın amcasıyla babasının tartışmalarından da söz etmişti. Savaş tuhaf bir kavramdı, Selim kavgacı bir çocuk değildi, savaşı anlaması zordu. Kavga etmesi çok uzun süre hiç gerekmemişti. Önce annesi Selim'i korumuştu, sonra sert ve güçlü bir adam olan babasının varlığı ona zarar vermek isteyenleri uzak tutmuştu, daha sonra da Selman Selim'in yaşadığı sorunlarda hep onun yanında olmuş, kardeşine dokunmaya kalkanların karşısında durmuştu. O yıllarda Selim selman'a çok güveniyor, ne zaman ihtiyaç duysa abisinin yanında belirip onu kurtaracağına inanıyordu. Selman babasıyla pek konuşup tartışmazdı, bunu yapmayı zaten beceremezlerdi ama Aydın Amca'nın Ahmet amcasıyla uzun ve zorlu tartışmalar yaptığını sonradan Selim çok duymuştu. Selman'ın verdiği kitapları okuduktan sonra dünyada ve tarihte yaşanmış her şey gibi, savaşların da öykülerini anlamaya ve kafasında onların birbirleriyle ve yaşamla ilişkilerinin öykülerini yazmaya başlamıştı. Selim çok küçükken çocuklar bir gün Selim'i çok fena dövmüşlerdi. Selim Selman abisine şikâyet etmeyi gururuna yedirememişti ama abisi daha sonra durumu öğrenmişti. Selim abisinin onun arkadaşlarını neredeyese ondan bile iyi tanıdığını görünce şaşırmıştı. Selim hem çevresindekilerin kimler olduğunu anlayacak kadar dikkatli, hem de kendini koruyabilecek kadar güçlü olması gerektiğini o zaman anlamıştı. Selman'ın verdiklerinden ve daha sonra bulduklarından okudukça Selim Troya'nın ve İskender'in, Roma'nın ve Bizans'ın, Avrupa'nın ve Asya'nın, Afrika'nın ve Amerika'nın savaşlarının neler getirdiğini ve götürdüğünü öğrenmeye ve anlamaya başlamıştı. Görebildiği kadarıyla insanlığın başına gelebilecek iki tür yıkım vardı. Doğadan gelen depremler ve toplumdan gelen çatışmalar. Savaşlar ülkelerin ister içlerinde, ister dışlarında yaşansınlar; sonuçta huzur ve mutluluk getirmiyorlardı. Depremler önlenemiyordu ama savaşlardan çatışmalardan kaçınarak uzak durulabilirdi. Selman abisi Aydın Amca'nın soğuk savaşların sıcak savaşlardan daha tehlikeli olduğunu ve korkunç felaketlere neden olabileceğini söylediğini anlatmıştı. Selim daha sonra bu durumu enerjinin birikmesine ve açığa çıkmasına benzetmişti. Kar veya su yukarılarda biriktiği, yay gerildiği, barut veya nükleer enerji silahlarda depolandığı zaman bir anda açığa çıkarak her yanı kaplayabilecek hatta yaşamın tümünü ortadan kaldırabilecek bir güç Demokles'in kılıcı gibi dünyanın üzerine yerleşip bekliyordu. Selman soğuk savaşların sıcak savaşlara dönüşmemesi için silahsızlanma ve barış kampanyaları yapıldığını anlatmıştı. Selim de hiçbir zaman savaş yanlısı olmamıştı. Selman bir gün çocukluğunda bir gece yapılmış olan karartma için babasının yaptığı hazırlıkları anlatmıştı. "Babamı sen henüz yeterince tanımıyorsun, kurallara öylesine bağlıdır ve yapılması gereken işleri öylesine titizlikle yapar ki hayat etrafındakiler için bazen çok zor olur. Çocukluğumda bir komşu ülkeyle bir savaş tehlikesi gündeme gelmişti. Nedenini bilmiyorum, karartma yapılacaktı. Ben küçüktüm. Evin içinde bir kenarda oynuyordum. Annem mutfaktaydı. Babam bütün gün pencereleri nasıl kapatacağını düşündü. Dışarıya ışık sızmaması için tüm camları bulabildiği battaniyelerle ve kumaşlarla kapadı. İçeride karanlıkta kalmamamız için gereken yerlerde bir iki ampulü de mavi kâğıtla kapladı. O gün hiç korkmamıştım. Bana dışarıda arkadaşlarla oynadığımız oyunları evde kendi aramızda oynuyoruz gibi gelmişti. Neyse ki o dönemde ve sonrasında bizim içinde olduğumuz büyük bir savaş olmadı. Aslında ülkenin içinde ve dünyanın her yerinde barış sağlanmasının önemini insan çatışmaların ağır yüklerini hissettikçe anlıyor. Dışarıdaki savaşlar ve içerideki küçük çatışmalar bile büyük sarsıntılar yaratabiliyor. Ne yazık ki biz düşündüğümüz iç barışı sağlayamadık ufaklık, umarım siz küresel huzuru bulabilir, daha güzel bir dünyada yaşayabilirsiniz." Abisinin sözlerinin önemini Selim büyüdükçe anlamıştı. Aslında belki henüz küresel bir felâkete neden olacak bir nükleer patlama yaşanmamıştı ama doğanın ve toplumların içine yerleştirilmiş gizli silahlar sürekli çoğalmıştı. Beklenmedik anlarda ürkütücü patlamalar olmuştu ve ne yazık ki doğal ve toplumsal depremler için alınması gereken önlemler hiçbir zaman yönetme sorumluluğunu üstlenmiş olanların önceliği olmamıştı. Selim unutamadığı bir fotoğraftaki çocuğu hatırlayıp düşündü. Çocuklar ölmüştü ve ölmeye devam ediyorlardı. Çocukların ölmeyeceği, yaşamın güzelliklerinin tadını doya doya çıkarabileceği bir dünyayı umutsuzca özledi. Boğulacak gibiydi. Yaşam duygusu bedeninden çekildi. Kendisini sokağa zor attı. Eskisi gibi soğuk olmayan sıcak bir kış gününde güneşi hissetmeye çalıştı.
Demokles'in kılıcı, https://tr.wikipedia.org/wiki/Demokles%27in_k%C4%B1l%C4%B1c%C4%B1
Selim'in Öyküleri
http://seliminoykuleri.blogspot.com/2016/11/selimin-oykuleri.html
Çocuklarımı Öldürdüler
http://seliminkucukoykuleri.blogspot.com/2018/06/cocuklarm-oldurduler.html
Etiketler:
1812,
Ahmet,
amca,
Aydın,
Ayten,
Bizans,
Demokles'in kılıcı,
dünya,
İskender,
kavga,
öykü,
Richard Westall,
Roma,
savaş,
Selim,
Selman,
Sword of Damocles,
tarih,
Troya
29 Haziran 2019 Cumartesi
Selim'in Ölümü
Evet. Şanslı olmalıyım çünkü Metin ile Can'ın yanına vardığımda kötü saatler çoktan geride kalmıştı. Selim kefeni yırtmıştı.
Ya da en azından biz öyle düşünüyorduk. O tuhaf kasılmaları, titremeleri, sayıklamaları, kendinden geçişleri ve anlamsız konuşmaları, sıçrayışları ve kaskatı geri düşüşleri, yaşamdaki birkaç dostundan üçünün neler olduğunu anlayamadan ve ellerinden hiçbir şey gelmeden çaresizce onu seyrettiği anlar geride kalmıştı.
Daha önce birkaç kez değişik zamanlarda ve yerlerde, değişik biçimlerde başına geldiği gibi. Selim kefeni yırtmıştı. Şanslı olmalıyım çünkü Selim'i öyle görmeye dayanamazdım. Bencilce bir duygu ve düşünce, biliyorum. Melda da Güneş'in en küçük bir hastalığında kapıldığım panikten ve yaşadığım çaresizliklerden nefret ederdi. Donup kalırdım. Kıpırdamadan dakikalarca dururdum. Aklımdan neler geçtiğini sonradan hiç hatırlamazdım. "Bembeyaz suratınla öyle duracağına kıpırda, bir şeyler yap" derdi Melda. Hiçbir şey yapmazdım. Melda ağlayarak elinden geleni yapmaya çalışırdı ve yapardı. Birkaç kez yaptıkları işe yaramayınca hazırlanmış ve Güneş'i de hazırlamış, benim hâlâ umutsuz bir çaresizlikle ona bakmakta olduğumu görünce de "Bir zahmet kıpırda, bu saatte ana kız yalnız gitmeyelim hastaneye" demişti. Aramızdaki ilişki belki de o anlardan birinde kopmuştu. Neyse ki şimdi yaşamdaki birkaç dostundan üçünün çaresizce Selim'i seyrettiği anlar geride kalmıştı. Üstelik ona bakarken ölüp ölmeyeceğini, ölürse kimseye ve kendime de itiraf edemeyeceğim bir sevinç duyup duymayacağımı düşünmekten kurtulmuştum. Selim kefeni bir kez daha yırtmıştı.
Çevredeki alışılmadık güvenlik önlemleri dikkatimi çekmişti ve bu yüzden içeride Mahir'le karşılaşınca hiç şaşırmamıştım. Eskiden beri hakkında tuhaf sözler söylenirdi Mahir'in ve gizli ilişkileriyle ilgili bir sürü ayrıntı anlatılırdı. Pek anladığım konular olmadığı için söylenenlere pek aldırmazdım. İnsanların birbirlerine niçin yakın ya da uzak olduklarını anlamak kolay değil. Metin'in ve Can'ın neler yaptığını ve yaşamlarında kimler olduğunu niçin hiç merak etmedim, Mahir'in adını çok duyduğum halde niçin bir kez olsun bile arayıp görüşmek istemedim, bilmiyorum. Melda ve ben niçin aynı evde yıllarca birlikte yaşadığımız ve Güneş gibi bir güzellikle buluşabildiğimiz halde yakın olamadık, Selim ve Melda sınırlı sayıdaki karşılaşmaları sayılmazsa niçin yaşamlarında yalnızca tek bir gün gerçekten birlikte olabildikleri halde zamana ve uzaya böylesine meydan okuyan bağlarla bağlanabildiler, bunu anlamak pek zor. Kendilerinin bile anladıklarını sanmıyorum. Ama bu olan her neyse, onlara verdiği mutluluğun kat kat fazlasını dayanılmaz bir acı olarak bana gönderiyor. Dayanılmaz bir ağlama isteği tenimi, bedenimi, zihnimi, her yerimi ve ruhumu kaplıyor. Sürekli büyüyen bir ölme isteğiyle başa çıkmaya ve yaşamaya çalışıyorum. Çok zorlandığımda Güneş'i düşünüyorum. Güneş bana umut ve dayanma gücü veriyor.
Selim kefeni bir kez daha yırtmıştı ve farklı dünyalardan gelen üç arkadaşı Selim'in yanındaydı. Ben de yanlarına katıldım. Tuhaftı. Mahir ve Selim en karşıt uçlarda oldukları, Metin'in ve Can'ın Selim'in düşündükleri ve yaptıklarıyla en küçük bir ilgileri olmadığı, bense dünyadaki tüm görüşlere olduğu gibi onların her birinin söylediklerine de eşit uzaklıkta olduğum halde; aramızda anlaşılması zor bir yakınlık vardı. Eskilerden kalan ilişkilerin bir özelliği olsa gerek. Geçmişte arada hiç dostluk olmasa bile, zaman insanı yalnızlaştırdıkça geçmişin uzak tanıdık yüzlerini ve seslerini yakında bulmak yeni bağlar yaratıyor. Belki de zaten olan ama anlaşılamamış yakınlıkların görünür olmasını sağlıyor.
Şanslı olmalıyım çünkü Metin ile Can'ın yanına vardığımda kötü saatler geride kalmıştı.
Selim'in ölümü şimdilik gerçekleşmemişti. Ama bu hiç ölmeyeceği anlamına gelmiyordu.
....
Selim ekrandaki tuhaf yazılara yeniden baktı. "Bunları ben yazmış olamam" diye düşündü. Bilgisayara saklanmış gizli yazarın kim olduğunu merak etti. Melda'nın yaşamına yeniden başlamasını sağlayacak yepyeni bir öykü yazabilmesini çok isterdi. Bu düşünce kalan gücünü de tüketti. Yaşam duygusu bedeninden çekildi. Kendisini sokağa zor attı. Güneşi teninde hissetmeye çalıştı.
16 Nisan 2019 Salı
YZ’NİN ZK’Sİ
Selim yaşamının farklı aşamalarındaki arkadaş gruplarında zekâ
üzerine yaptıkları tartışmaları hatırladı. Selman’ın onlarla olduğu dönemlerde bilgisayarlar
yaygın değildi ve Selman’ın yeni hesaplama araçlarına özel bir ilgisi yoktu.
Bilgisayarlara ve yazılım yapılarına pek yakın değildi. Selim sık sık
kütüphanelerden ve ulaşabildiği her yerden bulabildiği bazı makaleleri
okuyordu. Bu yüzden konu hakkında Selman’dan daha fazla bilgisi vardı. Selman
zihnindeki problemlerin bazıları için Selim’e danışıyordu. Bilgisayarların
nasıl düşündüğünü anlayamıyordu. Selim hemen itiraz ediyordu. “Hayır Abi,
hayır! Düşünmüyorlar, anlamıyorlar. Yalnızca her neye programlandılarsa onu
yapıyorlar.” Okuduğu bazı makaleleri gösteriyordu ama Selman başka yayınları
okuyabilmek için hep meşgul oluyordu. Referans kitaplarını okuması ve önce
kendi iletişim gruplarında tartışılıp sonra başka insanlara ulaştırmak üzere bir
şekilde yayımlanması için kritik yazılar yazması gerekiyordu. Selim’in arkadaş
gruplarındaki tartışmalar daha teknikti. İlkokul yıllarında bilgisayarlar uzak
ve büyülü öykülerdi. O ve arkadaşları birbirlerine bilgisayarların büyüsü
üzerine masallar anlatıyorlardı. Daha sonraki dönemlerde, profesyonelce veya
kendi ilgileri nedeniyle bilgisayar bilimlerinin uzmanı olmuş arkadaşları oldu.
Selim ayrıca çok meraklıydı. Önemli olduğunu düşündüğü konulardaki değerli
bilgileri arıyor ve buluyordu. Bu bir rastlantı değildi. Ahmet Bey de, çok
pahalı olduğu zamanlarda satın almış olduğu ansiklopedileri sürekli okuyan bir
bilgi avcısıydı. Ayten Hanım’ın kaynakları farklıydı ama onlar da çok
değerliydi. Yaşamı boyunca tanıklık etmiş olduğu öyküleri ve düzenli buluşmakta
olduğu arkadaşlarından duyduğu diğer öyküleri anlatıyordu. Selim ülkenin
değişik yerlerinde ve dünyada neler yaşanmakta olduğunu öğrenmişti. O
arkadaşlardan birinin oğlu ve bir başkasının kızı bilgisayarlar hakkında ileri çalışma
ve araştırma yapmak üzere başka ülkelere taşınmışlardı. Selim yalnızca onların
öykülerini dinlemekle ve anlamakla kalmıyor, dikkatli kadın gözlemcilerin
söylediği bazı kritik anahtar sözcükleri de duyuyordu.
Selim’in zihninde yapılmakta olan tartışmaların kaynağı
muhtemelen geçmiş yaşamı ve deneyimi sırasında edinmiş olduğu tüm bilgilerin
toplamıydı. Ama özel olarak da teknik ve bilimsel alanlarda çalışan
arkadaşlarının yorumlarıydı. Metin ve Can elektronik iletişim teknolojilerinde önde
gelen iki uzmandı, Selim onlardan çok fazla şey öğrenmişti. Uzmanlarla konuşmak
farklıydı. Yazdıkları bir makaleyi okumak gibi değildi. Dünyalarına girmekti.
Terimleri ve tanımları, olguları ve ilişkileri, simgeleri ve sonuçları, resimleri
ve sesleri onların gördüğü gibi görmekti. Metin’i ve Can’ı tanıyarak Selim,
aralarında gelişen ve uzlaşmaz bir karşıtlıkla sonuçlanan uyuşmazlığın anlamını
ve nedenlerini anlamıştı: “Analog mu, dijital mi?” Can dijital teknolojilerin
gücüne ve başarılı olacaklarına inanıyordu. Metin de onların değerini anlıyor,
çalışmalarında ve yaşamında başarıyla kullanıyordu. Ancak iyi yaşamlar sürebilmek
ve daha iyi geleceklere ulaşmak için en iyi araçlar olduklarından emin değildi.
Maddenin özelliklerine bağlı olarak, analog dünyalarda sınırlar vardı. Dijital
dünyalarsa, göreceli olarak enerjisiz çalıştıkları için, hemen hemen sınırsızdılar.
Kavramları daha önce de duymuş olduğu halde Selim, Metin ve Can arasındaki bir
tartışmaya tanık olana kadar onları gerçekten anlamamıştı.
Yapay zekânın zekâ katsayısı tartışması hakkındaki sıradışı
tartışma beklenmedik bir şekilde başlamış ama Selim’in zihninde yapay zekânın
anlamı ve geleceği üzerine derin izler bırakmıştı.
“Oğlum biliyorsun” dedi Can Metin’e. “Aramızda en yüksek ZK
bende var. O halde dünyadaki en akıllı kişi benim. Bu doğru, biz dünyanın
muhteşem üçlüsü olduğumuz için. Dünyada ZK’sı bizden yüksek herhangi birinin
olabileceğini sanmıyorum. O halde dünyadaki en akıllı adam benim, aramızdaki en
yüksek ZK’ya sahip olduğum için.”
Kuşkusuz bu bir şakaydı ama gülümsemiyordu. Metin de
ciddiydi.
Selim dudaklarındaki değişikliklerle belirmeye başlayan
gülümsemeyi durdurdu.
“Benim ZK’mı unut” dedi. “Ben bu dünyanın gerçek budalasıyım.
Dilediğiniz gibi tartışabilirsiniz. Ben yalnızca dinleyeceğim ve tarihin
kayıtlarını tutmak için daha sonra hatırlayacağım.”
“Peki” dedi Can. “Bu da önemli bir iş. Parlaklığımı en iyi
şekilde ifade etmeyi başarabileceğine inanıyorum.”
“Parlak umulduğu kadar ışıklı olmayabilir” diye mırıldandı
Metin, itiraz ettiğini düşündürecek bir ipucu vermeyen yumuşak bir tonla.
“İnsanlığın sonu gelmek üzere” diye devam etti Can. “Bu bir gerçek, bunu herkes biliyor, ama kimse ciddi olarak söylemiyor. İnsanlar Doğa Ana’nın mutfağındaki her şeyi yediler. İlk dalgalanma olduğunda açlıktan ölecekler.”
"Demek doğanın dengesini korumanın önemini şimdi anlıyorsun" dedi Metin. Can'ın "Doğa Ana'nın mutfağı" Metin'i şaşırtmıştı.
“İnsanlığın sonu gelmek üzere” diye devam etti Can. “Bu bir gerçek, bunu herkes biliyor, ama kimse ciddi olarak söylemiyor. İnsanlar Doğa Ana’nın mutfağındaki her şeyi yediler. İlk dalgalanma olduğunda açlıktan ölecekler.”
"Demek doğanın dengesini korumanın önemini şimdi anlıyorsun" dedi Metin. Can'ın "Doğa Ana'nın mutfağı" Metin'i şaşırtmıştı.
“Çevreci olduğunu bilmiyordum” diye yanıtladı Can.
“Çevreci veya herhangi bir şeyci değilim, yalnızca bir bilim
insanıyım” dedi Metin. “Bilim insanı olmanın beynini kullanabilen ve
düşünebilen bir insan için tek sürdürülebilir seçenek olduğuna inanıyorum.”
Selim Can’ın tepkisinin ne olacağını merak etti. Can
muhtemelen dünyadaki bilim insanlarının çoğundan daha zeki, becerikli ve
başarılıydı ama bir bilim insanı değildi. Bu onun için kabul edilebilir
değildi. Hiçbir istisna olmadan dünyadaki tüm önemli unvanları kazanabileceğine
inanıyordu. Can, en ileri araştırma kurumunda en üst araştırmacılardan birisi
olmak üzere akademik çalışma seçeneğini de düşünmüştü ama kararını başkaları
üzerinde daha fazla doğrudan etki yapabilmek için vermişti. Gücü seçtiği halde hep
kararıyla ilgili bir kuşku kalmıştı. Güç paraydı ve içinde yaşamakta oldukları
çağda para özgürlüktü. Ancak satın almak sahip olmak için yeterli değildi,
sahip olmak kullanmak için yeterli değildi ve kullanmak iyi dengelenmiş mutlu
yaşamlar getirmiyordu. Can kişisel yaşamı ve geçmişi hakkında düşünmemeye
çalışıyordu. Anıları yaşamı devam edebilmek için çok zor yapan dayanılmaz
acılar veriyordu. Tek seçeneği aşırı hızlı ve sürekli telaşlı otoyolların
peşinden gitmek ve onları yaşamaktı.
Can Metin’in yorumuna karşılık vermeyerek Selim’i şaşırttı. Zamanının
önemli bir bilim insanı olmak için geçmiş isteklerini muhtemelen unutmuştu.
Tartışmayı sürdürdü.
“Ayrıntılarda kaybolmayı sevmiyorum Geçmiş ve bugüne kadar
yapılmış buluşlar umurumda değil. Gördüğüm şudur, dijital çağda artık
sınırlarımız yok. İstediğimiz kadar hızlı yaşayabiliriz. Her şeyi en üst
seviyede yaşayabiliriz. Sayısal yaşam sonsuzdur. Her şeyi görebiliriz,
işitebiliriz, okuyabiliriz, anlayabiliriz, hesaplayabiliriz ve bilebiliriz.”
“Kendimizi bilebilir miyiz?” diye sordu Metin yumuşakça.
“Evet, neden olmasın? İnsanın işlevlerini gözlemlemek ve
çözümlemek için her türlü aracımız var. Gelişmiş görüntüleme ve kayıt
teknolojilerimiz var. Beynin ve genlerin bulmacaları çözülmek üzere. Evreni ve
yaşamı yeniden tanımlıyoruz.”
Metin cevap vermedi. Can bir karşılık ve yorum bekledi.
Metin sessizdi. Can bir tepki bekleyerek Selim’e baktı ama o da oyunun dışında
kalmayı seçmiş olduğunu hatırlatarak başını salladı. Metin epey uzun süre sonra
yeniden konuştu.
“Dijital müzik dinlemeyi sevmiyorum” dedi ve bir süre sustuktan
sonra devam etti. “Dijital müzik gerçek değil, o yalnızca bir belirli bir yerde
ve zamanda kaydedilmiş ve dönüştürülmüş bir müziğin hesaplaması ve tahmini.”
Selim gelmekte olan fırtınayı hissetti. Bir kez başladıktan
sonra durdurmak mümkün olmayacaktı. Can’ın savunması YZ oyununu başlattı.
“Eğer dijital müziği duyamıyor ve anlayamıyorsan, sen gerçek
değilsin. Manyetik bantların, plakların, kompakt disklerin ve nota kâğıtlarının
geçmiş zamanlarına mı dönmek istiyorsun? Analog verilerle ve maddeyle sınırlanmak
mı istiyorsun? Akıl almaz bir değişim çağındayız. Maddenin sınırlayıcı diğer
etkenlerinden bile kısa bir süre sonra kurtulacağız. Sürekli görebileceğimiz,
işitebileceğimiz, kaydedebileceğimiz ve okuyabileceğimiz kuantum evrenine
ulaşacağız.”
“Sürekli koklamanın, tatmanın ve dokunmanın da mümkün
olabileceğini düşünüyor musun? Görmek ve işitmek önemli ama yaşamak için
yeterli değiller. Ben bir odanın içinde çalınmakta ve söylenmekte olan bir
şarkıyı dinlemeyi hâlâ seviyorum. Hiçbir dijital üretim o duyguyu sağlamayı
başaramaz.”
“Oğlum, taş aletleri dışında hiçbir şeyi göremeyen ilk
insanlara benziyorsun. Budala olma.”
“Budala değilim. IQ’mun
seninkinden yüksek olduğunu biliyorsun.”
“Buna yalnızca gülerim. Kim dedi onu, ne zaman ve ne tip bir
testten sonra? Yalnızca analog bir dünyanın basit bir anlaşılmasıyla senin IQ’n
benimkinden nasıl yüksek olabilir? Dijital dünyada bir acemisin. Çağdaş
yaşamlarımızın ve bilimlerimizin olguları senin için büyü gibi.”
Anlamlı bir tartışma değildi ve muhtemel her ikisi de bunun
farkındaydı. Ancak Selim, temel tartışmanın zihinleri arasında değil,
inandıkları ve savundukları bilimsel gelişmeler ve uygulanan teknolojilerle
ilgili olduğunu hissediyordu. Düşünme
yolları tercihleri ve yaşamış oldukları yaşamlarla yaratılmıştı. Farklı zihinlerdeki
bilgi yansımalarını karşılaştırırken nesnel olunabilirdi, ancak değerlendirme
ve sonuca varma yöntemlerini tanımlayan kurallar oluşturmak kolay değildi.
Beyin sisteminin tam bir analizini gerektiriyordu ve bunu yapmak kuantum
teorilerinin ve bilinen evrenlerin uzak çevrelerindeki dış evrenlerin
arkasındaki olguları anlamaktan kolay değildi.
“IQ nedir?” diye sordu Selim, tartışmanın daha yumuşak bir
biçimde sürmesini umarak. Can ve Metin’in ikisi de pek ilgilenmiş görünmediler
ama Can cevap verdi.
“Biliyorsun” dedi Can her şeyi bildiğini ve tüm tanımları
yapmaya yetkili olduğunu bildiren bir tonla. “Işık hızında iletişim kurduğumuz
bilgi çağında, hiçbir şey eskisiyle aynı kalamaz. Geçmişte IQ normalden üstünlük
ve düşüklük arasındaki bir konumu ölçen bir sayıydı, özel yetenekleri sıradan
kitlelerden ayırmak için kullanılıyordu. Temel olarak, semboller arasındaki ilişkileri
görmek kapasitesinin sanal bir ölçümüydü. Özel olarak; şekillerde, harflerde,
sayılarda, görüntülerde ve seslerde saklı büyüyü anlama gücü olarak
anlaşılıyordu. Zekâ katsayıları evrenin
her üyesi için eşit olsaydı ölçülmeyeceklerdi ama eşit değiller. Yeteneklerini
ölçen başka türle olup olmadığını henüz bilmiyorum ama insanlar değerlerini
sayılarla temsil etmekten her zaman hoşlandılar. Bireylerin sözel ve
matematiksel işlemcilerinin kapasitelerine dayanarak basit mantıksal
yöntemlerle çalışan zekâ algoritmaları kullanıyorlardı. Daha sonra daha karmaşık
bir şekilde; duygusal, sosyal, görsel, işitsel, estetik, yaratıcı ve birçok
diğer yaklaşım tipi için alternatif
katsayıların tanımlanması gündeme geldi. Ancak onların tümüyle anlamlı olduğunu
düşünmüyorum. Çoğu harfleri ve sayıları işleme kapasitelerinin bir fonksiyonu
olarak tanımlanabilir. Hepsi de belirli bir girdinin işlenmesi için kapasiteyi
gösteren bir oran verirler.”
“Hiçbir şey bilmiyorsun” diye karşı çıktı Metin yumuşak bir
sesle. “Yaşam ve zihin hayal edebileceğinden çok daha karmaşık. Hiçbir şeyi
diğer parametrelerin kusursuz bir fonksiyonu olarak tanımlayamazsın. Onlar
tümüyle yaklaştırmalardır. Dijital dünyanın temel problemi budur. Gerçek
dünyada hiçbir şey siyah veya beyaz değildir. Ama sayısal açıklama ve basit
mantık her şeyi siyahlar ve beyazlar olarak görür. Her şey siyah veya beyaz
olabilir mi? Bu saçmalıktır. Gerçek dünyayı daha iyi yansıtmak için zayıf
mantıklarına grileri eklemeye çalıştılar ama bu da yararsızdı. Yalnızca
sistemlerinin sorunlarını gizlemeye çalışan bir oyundu. Grileri tanımlamak için
sıfırları ve birleri kullandılar ve bunun büyük bir buluş olduğunu söylediler. Yalnızca
ikili sistemin geçerliliğini değiştirmek yeterli olabilir mi? Ne yaparsan yap, ne
tanımlarsan tanımla; belirli bir zamanda ışığı ve karanlığıyla tek bir evren
vardır. Tüm griler geçicidir. Yalnızca siyah veya beyaz, ışık veya karanlık
kalıcı ve ebedidir.”
Selim tartışmaya küçük bir yorum yaparak karışmayı düşündü
ama vazgeçti. Bu onların dünyası ve onların tartışmasıydı. Selim kendisini
başka bir evrenden gelmiş bir ziyaretçi gibi hissediyordu. Can yeniden
konuşmaya başladığında ne düşünmüş olduğunu unutmuştu.
“Bunların tümü anlamsız., tarihin yönünü geriye
çeviremezsin. İlk taş ve tekerlek, ilk harf ve barut, gözlenen ilk elektrik ve
gerçekleşecek son füzyon çok farklı değillerdir. Hepsi de uzayın ve zamanın
dinamiklerinden gelen karmaşık fonksiyonların, evrenimizin geçerliliği içindeki
sonuçlarıdır. Her ne söylersen söyle, nasıl konuşursak konuşalım, ışık hızında
yaşamanın yeni çağı zaten başladı. Yapay zekâ üzerine kurulu yeni türlerle birlikte
etkileşimli yaşamak, kısa süre içinde tek yaşam biçimi olacak. Doğa, dünya, uzay,
zaman, yaşam, ölüm, evren, sonsuzluk, ebedilik ve henüz bilinmeyen pek çok
parametre yeniden tanımlanacak. Ateşten sonra hiçbir şey ayı değildi. Işık
hızında yaşamak için geçiş tamamlandıktan sonra hiçbir şey aynı olmayacak.”
Tartışma Selim için çok kuramsaldı. Can ve Metin’in atışması
sırasında zihninde beliren bir soru dizisini sorarak konuyu değiştirmek istedi.
“Yapay zekânın zekâ katsayısını ölçmek için bir yöntem var
mı? Doğal ve yapay zekâların güncel kapasitelerini izlemek için yapılmakta olan
sürekli performans ölçümleri var mı? Dünyada bu tür tartışmaları ve çalışmaları
merak eden ve bunlar için gerekli bedelleri ödemeye hazır yeterince insan var
mıdır?”
“YZ’nin ZK’si üzerinde çalışmalıyız” dedi Metin.
Can, yaşamını geri kazanmış gibi mutlulukla gülümsedi.
20 Şubat 2019 Çarşamba
Işık'ın Mucizeleri ve Yaşamanın Akılalmaz Güzelliği
Yaşamında kaç insan olduğunu ve bunların kaçının kadın
olduğunu düşündü Selim ve birden bir kadınla bir erkeği hatırladı. Her insan
gibi öyküleri çok uzundu her ikisinin de ama Selim'in aklında yalnızca birer
sahne vardı ikisiyle ilgili. Birinde kadın erkeğe duyduğu ilahi aşk nedeniyle
çok büyük bir acı çekiyor ve bu acıyı tırnaklarıyla etinin arasına batırılan
iğnelerle anlatıyordu. Diğerindeyse adam belirli bir sürede kısa ilişkilerle
birlikte olduğu kadınların sayısından söz ediyor ve bu sayıyı belirli
varsayımlarla hesaplayarak doğrulamaya çalışıyordu. On yılda bin miydi, yirmi
yılda beş bin miydi, Selim sayıyı hatırlamıyordu. Gecen yüzyılda beş yılda on
milyonlar mı, on binlerce günde binler mi ölmüştü, bilmiyordu. Çocukların ve
kadınların ve erkeklerin ve tüm insanların gözlerindeki acıyı ve yüzlerindeki
derin çizgileri biliyordu yalnızca. Selim galiba erkeğin ölümüyle biten bir
başka kadının ve erkeğin öyküsünü hatırladı. Selman'ın bir arkadaşı film
televizyonda gösterildiğinde ertesi gün dairedeki bütün kadınların kendileri
için binlerce kilometre yol yapmayı göze alacak bir erkek bulma hayalleri
kurduğundan söz etmişti. Selim Selman'ın bunu kadınları küçücük dünyalarına
sıkışmış küçücük insancıklar olarak görüp küçümseyen bir havayla anlattığını
hatırlıyordu. Selman'ın gençliğinde kadınlarla erkekler arasındaki duvarlar
daha yüksekti. Kadınların ve erkeklerin bedenleri ve ruhları birbirine çok
uzaktı. Birbirlerine dokunmaları çok zordu.
Kendilerine dokunmaları zordu. Birbirlerini ve kendilerini anlamaları
kolay değildi. Sonra yaşam ve iletişim biçimlerindeki değişimler duvarlarda
çatlaklar açmaya başlamıştı. Çatlaklar bazılarına özgürlük, bazılarına daha
büyük ve daha çok baskı getirmişti. Selim Melda'yla kavuşamasa bile şanslı
olduğunu düşünüyordu. Yaşamında Işık'lar ve Sima olmuştu. Bir gün ve bir an
için bile yaşamaya değer olabileceğini düşünürken, onlarla güzelliklerin
yıldızlar gibi çoğaldığını hissetmişti. Tanıdığı son Işık, ona akılla bedenin
ve ruhla tenin arasındaki sınırların kalktığı bir dünya olabileceğini
düşündürmüştü.
Bu Işık tanıdığı hiçbir insana benzemiyordu. Biraz Selman'la
birlikte izlediği eski kovboy filmlerinden birindeki bir kadını hatırlatıyordu.
Kimseye "Hayır" demediğini söylüyordu kadın ve gerçekten kimseyi
reddetmiyordu. Gülmeye ve dokunmaya konan sınırlar yaşamı çok sertleştiriyordu.
Kadın Selim'i rüyalarına girip ona dokunacak, ona hayal bile edemeyeceği
deneyimler yaşatacak kadar çok etkilemişti. Işık da farklılığını ilk
tanıştıkları gün bile duruşu ve bakışları, sözleri ve sessizliği,
yakınlaşmasındaki ve uzaklaşmasındaki kışkırtıcı müzikle göstermişti.
Buluştukları ilk günden başlayarak hep yeni sürprizlerle gelmişti. Sevmeyi ve
sevilmeyi, konuşmayı ve dinlemeyi, susmayı ve susturmayı, oynamayı ve
oynatmayı, kıpırdamayı ve kıpırdatmayı, dokunmayı ve dokunulmayı çok iyi
biliyordu. Yaşamanın akılalmaz güzelliğini gösteriyor ve yaşatıyordu.
Selim ona Işık kadar rahat ve güzel dokunan bir başkasını
görmemişti. Bir tüy gibi hafifti ve dağlardan denizlere akan kar suları kadar
doğaldı. Birbirlerine dokundukça birlikte uzun yolculuklara çıkıyorlar,
erişilmez yerlere gidiyorlardı. Işık Selim'in kendisinin bile pek dokunmadığı
yerlerine dokunarak inanılmaz heyecanlar yaratıyor, bulduğu her güzellikle uzun
uzun oynuyordu. Selim onun yarattığı harikaların yansımalarını bulup göndermeye
çalışıyor, Işık gizli denizlerinin yollarını bulması için ona yardım ediyordu.
Selim her yerine böyle rahat ve güzel dokunan bir başkasını görmemişti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



