19 Şubat 2019 Salı
Işık'ın Günahı
Selim Selman'ı böyle bir durumda göreceğine asla inanamazdı.
Selman kusursuzluktu, her şeyi bilmekti, en doğrusunu söylemek ve yapmaktı. Evrende Selman gibi bir ikinci kişi daha olamazdı. Abisi olağanüstüydü. Selim onun gibi olabilmek için yaşamını bile verirdi.
Bir zamanlar böyle düşünüyordu Selim. Annesinin ve babasının verdiği güven ve sevginin koruyuculuğundan, Selman'ın küçük ipuçları vererek açtığı yolla kurtulmuştu. Artık dünyaya onlar gibi bakmıyordu. Çocuklar ve gençler için güzel bir gelecek kurma düşüncesi yaşamına yepyeni anlamlar katmıştı. Artık küçük oyunlarla oyalanabilecek bir çocuk değildi. Dünyayı ve tarihi biliyordu. Geleceğin sorumluluğunu taşıyordu. Abisi kadar bilgili olmak, her şeyi öğrenmek istiyordu. Elinden geleni yapıyor, yine de eksik kalıyordu. Selman uzayın her noktasını ve zamanın tüm anlarını bilirken, o yalnızca kendi küçük dünyasını tanıyabiliyordu. Değişmek istiyor, kendini zorluyor, yine de ne yaparsa yapsın bir türlü Selman gibi olamıyordu. Selman'ın en küçük bir isteğini bile emir olarak kabul edip varını yoğunu ortaya koyarak en iyi şekilde yapmaya çalışıyordu.
Selman'ı son görüşlerinden biri olmalıydı. Abisi artık her an gidebileceğini söylemişti. Bazı eşyalarını, kitaplarını ve aldığı notları getirmesini istemişti. Başka kimseye asla söylememesini isteyerek ona bir adres vermişti. Selim abisinin isteğinden büyük bir gurur ve heyecan duymuştu. Abisi ona güveniyordu. Artık büyüdüğünü düşünüyor, sırlarını ona emanet ediyordu. Selim abisinin istediklerini dikkatle toparlamış, annesine ve babasına sezdirmeden iki torba hazırlamıştı. Sorarlarsa arkadaşına çalışmaya gittiğini ve dersle ilgili malzemeleri götürdüğünü söyleyecekti. Sonuçta abisinin isteklerini başarıyla yerine getirmişti. O gün götürdüğü bazı kitaplar ve notlar çok sonra bir şekilde Selim'e geri dönmüştü. İçlerinde neler olduğunu ancak yıllar sonra öğrenmişti. Büyük bir coşkuyla abisinin verdiği adrese giderken, abisinin artık gideceğini hatırlayınca onu bir daha görememekten korkmuştu. Sonra "Selman Abi'me bir şey olmaz, o çok güçlüdür" diyerek kendini avutmaya çalışmıştı. O gün orada Işık'la karşılaşacağı asla aklına gelmezdi.
Selim Selman'ı böyle bir durumda göreceğine asla inanamazdı.
....
Işık ağlıyordu. Selman'ın son aylarda çok zorlandığını biliyordu ama uçurumun kenarına bu kadar yaklaştığını anlayamamıştı. Bir insan nasıl bu kadar değişebilirdi? Ya da olduğundan bu kadar farklı görünebilir miydi? Işık ağlıyordu. Düşünmenin ve hissetmenin, dokunmanın ve dokunulmanın, tatmanın ve koklamanın, görmenin ve duymanın, sevmenin ve yaşamanın, evrenin ve zamanın bir anlamı kalmamıştı. Üzerinde bir canavara dönüşmüş Selman artık yoktu. Işık'ı yavaş yavaş öldürüyordu. Aüırlığıyla soluk almasını engelleyecek kadar sıkıştırıp ezdiği için değil, ellerini hoyratça öç almak istercesine her yerinde dolaştırdığı için değil, gerçekten öldürecek gibi boğazına bastırdığı için de değil; Selman kendi içindeki güzelliğe ihanet ettiği için ikisini birden öldürüyordu. Oysa Işık bunu doğanın ve yaşamın zirvesine çıkarak yaşamayı öyle çok istemişti ki. Selman nedense hiç acele etmemişti. "Birbirimizi iyice tanıyalım, sözlerin ve belgelerin ötesine geçebilecek bir bağlılığımız olsun, çocuklarımıza güzel günler bırakabileceğimiz koşulların yaklaşmakta olduğunu iyice hissedelim, telli duvaklı gelin olarak alayım sevgilimi" diyordu Selman. Işık onu seviyor, ona inanıyordu. Selman kendini ve Işık'ı yavaş öldürüyordu. Bilinci ve düşünceleri uzaklaşıyor, gözleri kararıyordu. Selman içindeki vahşeti açığa çıkarmıştı. Tuhaf, akıl almaz bir duyguydu bu. İki beden ve iki zihin anlaşılmaz bir oyun oynuyorlardı. Haz ve acı, sevinç ve üzüntü, coşku ve bitkinlik, yükselme ve alçalma, ses ve sessizlik, ışık ve karanlık, mutluluk ve mutsuzluk, inanma ve yadsıma, bilme ve bilgisizlik, sevgi ve nefret, umut ve umutsuzluk birbirine karışıyordu. Işık yavaş yavaş tükeniyordu. Selman gücün bataklığında boğuluyordu. Dünya yavaş yavaş kararıyordu. Selman'ın dokunuşları ve soluk alışları hızlanmıştı. Işık ağlıyordu. Bedenindeki güzelliklere ve aklındaki korkuya isyan ediyordu. Yaşamın yaşamdan bu kadar uzak olmasına isyan ediyordu. Ölüme isyan ediyordu. Ölüme isyan ederek yaşamdan uzaklaşıyordu. Çığlıkları Selman'ın çığlıklarına karışıyor, ölüyordu.
....
İşte Selim tam böyle bir zamanda daire kapısını sessizce açarak içeriye girdi. Selman "Geldiğinde ben olmayabilirim, kapıyı anahtarla açıp içeri girersin, ben yoksam beklersin" demişti. Selim de abisi evdeyse bir sürpriz yapmak üzere usulca içeriye süzülmüştü. Selman'ı ve Işık'ı görünce dondu kaldı. Sevgili abisi, sevgili ablasını öldürüyordu. Selman Işık'ın üzerindeydi. Tuhaf sesler çıkarıyorlardı. Selim ne düşüneceğini bilemedi. Bu kötü adam, bu güzelliğe bunları nasıl yapabilirdi. Öfkeyle Selman'ın üzerine fırladı.
"Işık'ı bırak" diye bağırıyordu aklını yitirmiş gibi. "Işık'ı bırak, Işık ablama dokunma, onu bırak. Işık ablama bir şey yapma, ben onu çok seviyorum, ona bir şey yapma." Bir yandan da yumruklarını Selman'a savuruyordu. "Niye bunları yapıyorsun Işık ablama?"
Selman ne diyeceğini bilemedi. "Bir günah işlemiş de küçük bir ceza verdim" dedi.
Selim Selman'ı böyle bir durumda göreceğine asla inanmazdı.
18 Şubat 2019 Pazartesi
Işık'ın Öyküsü
Selim Işık'ı Selman'ı yücelttiği dönemlerde tanımıştı. Selman kadar haklı ve iyiydi Işık da. Üstelik ondan çok daha güzeldi. Selim Işık'a âşık olmuştu. Işık güzeldi, dünya güzeldi, güneş parlıyordu, yaşam güzeldi. Selim Selman kadar iyi ve özverili olmak istiyordu. Geleceğin yollarını türkü söyler gibi çalışarak yapmakta olan milyarlarca karıncadan biri olmak istiyordu. Işık'ların çoğalmasını istiyordu. Güzelliklerinin tüm evreni kaplamasını, herkesin bir ışığı olmasını istiyordu.
Büyü ne zaman bozulmuştu bilmiyordu. Belki de Işık'a yakınlaştıkça Selman'dan uzaklaşmıştı. Önce abisinin her zaman haklı olmayabileceğini düşünmeye başlamıştı. Aslında Işık olmasa, Selman'a sonsuza dek inanabilirdi. Işık'la Selman'ın ilişkisindeki tuhaflıklar Selim'i şaşırtmıştı. Hep haklıdan yana olan, herkese çok iyi davranan Selman ne yapıyordu da Işık ona böyle nefretle bakabiliyordu? Günün birinde Işık büyük bir telaşla geldiğinde Selim onun gözlerindeki yaşları görmüştü.
"Ne oldu Işık Abla?" diye sormuştu.
Işık'a abla demekten hiç hoşlanmıyordu ama böyle dediği zamanlarda sevdiği kız ona daha yakın oluyordu. Selim'in bu sorusu Işık Abla'nın son gücünü de tüketmişti. Ağlayarak Selim'e sarılmıştı.
"Ah Selim" demişti. "Ah Selim, ah Selim! Yaşamak ne kadar zor."
"Yaşamak güzel şey be abla!" demişti Selim.
Işık Abla gözlerindeki yaşları silerek gülmüş ve Selim'i kucaklamıştı.
"Senin gibi ışık dolu çocuklar oldukça elbette güzel olacak Selim" demişti. Selim artık büyüdüğünü düşündüğü için bozulmuştu ama sesini çıkarmamıştı. Işık'ı bir yetişkin gibi kucaklayarak onu teselli etmeye çalışmıştı. O gün Işık'la uzun süre birlikte olmuşlar, konuşmuşlar, öyküler anlatmışlardı. Selim Işık'la çok fazla görüşerek onu doğrudan tanıma fırsatını bulamamıştı. Işık'ı daha çok Selman'ın anlattıklarından tanıyordu. Işık'la karşılaştıkça tanık olduğu bazı ayrıntılar Selim'i şaşırtıyordu. Yine de Işık'ın düşünceleri Selim'in aklına Selman'ın sözleriyle taşınıyordu. Işık'ın ağlayarak geldiği o gün anlattıkları olmasa bu durum hep sürecekti. Işık'ı dinledikten sonra abisini ve gizli aşkını bir daha asla eskisi gibi göremeyeceğini anlamıştı. Kafasından hesaplar yapmıştı. Işık Abla ondan kaç yaş büyük olabilirdi? Belki de Selim büyüdüğünde birlikte yeni bir yaşama başlayabilirlerdi. Işık Abla ne derdi bu işe? Sorsa mıydı? Selim sormamış, ona sarılmanın ve onu biraz olsun yatıştırabilmenin mutluluğunu yaşamıştı.
Selman mı, Işık mı daha önce ortadan kaybolmuştu? Selim hatırlamıyordu. Uzaktaki yaşamların bıraktığı izler çok silik oluyordu. Annesinin Selman'dan haber alamadıkça Işık'a ulaşmaya çalıştığını hatırlıyordu. Galiba bir iki kez görüşmüşlerdi de. İlk görüşmeden sonra eve geldiğinde annesi "Bu kız bir şeyler biliyor da mı benden saklıyor, yoksa gerçekten haberi mi yok, bir türlü anlayamadım" demişti. Son kez görüşebildiklerinde annesi çok öfkelenmişti. "Selman bu kıza ne yapmış olabilir? Belki de başka birisine ilgi duyup onu bırakmıştır. O yüzden böyle saçma sapan konuşup duruyordur. Zaten Selman'ın başına bu işleri açanlardan biri de bu kız. O olmasa oğlum şimdi çoktan okulunu bitirip işe girmiş, evlenmiş olurdu. Böyle ne idüğü belirsiz işler ve kızlarla uğraşması da gerekmezdi." Aklında kalanları ve aklına gelenleri dönüşümlü olarak tekrarlayıp durmuştu. Selim annesinin Selman'a da Işık'a da haksızlık ettiğini düşünmüştü ama ona kızmamıştı. Zavallı annesi Selman'ın, Işık'ın ve Selim'in bildiklerini bilmiyordu ki. Dünyaya doğru açıdan bakamıyordu. Ne kadar zor ve onurlu bir işe kalkışmış olduklarını bilmiyordu. Annesinin çabaları sonuç vermemişti. Babası zaten uğraşmayı çoktan kesmişti. "Benim Selman diye bir oğlum yok, böyle giderse Selim diye bir oğlum da olmayacak" diyerek bağırdığında salonun avizeleri titriyordu. Işık'tan zaten hiç haberi yoktu. Annesi ona söylemedikçe babası olup bitenleri göremez, kafasının içindekileri gerçek sanırdı. Selman'dan ve Işık'tan hiç haber gelmez olunca Selim çok üzülmüştü. Büyüyene kadar onların bir gün döneceklerine olan inancını korumuştu. Onlar gelmeyip o da yeni bir okula başlayınca, dünyaya ve geleceğe yeni gözlerle bakması gerektiğine inanarak Selman'ı ve Işık'ı içinde yaşatmaya çalışmıştı. Işık'ın öyküsü Selim için ışık dolu güzel bir kızın sevdiği bir gençle birlikte kendisinin ve dünyanın geleceğine inanarak umutla bakarken uğradığı ihanetin öyküsü olmuştu. Melda'nın da sönen bir ışık olmasını istememiş, onu kendisinden ve yaşamından uzak tutmaya çalışmıştı. Kendisi Selman'ın ve Işık'ın peşinden gitmek zorundaydı ama Melda kendi yaşamını sürdürmeliydi. Gelecek ancak Melda'ların kendi dünyalarında yaşama katacakları güzelliklerle kurulabilirdi. Melda'nın öyküsü, Işık Abla'nın öyküsü gibi acı olmamalıydı.
Selim Selman'la ve Işık'la ilgili tüm anılarının bir resmini yapmak istedi. Yüzlerini ve bedenlerini zorlukla görebiliyordu, çizebildikleri çok silikti. Güçlü Selman'ın küçük kardeşini korumak için yaptıklarını, Işık Abla geldiği gün onu teselli ederken yaşadığı mutluluğu hatırlayınca Selim'in yüzünde umutlu bir gülümseme belirdi.
8 Şubat 2019 Cuma
Yaşam Perisi
En acayip gücümüzdur. Düşünerek yaşamak.
....
Selim düşündükçe bir bataklığa gömüldüğünü hissediyordu. İnsanlar bir olamıyorlardı. Yaşamı anlamak için yanlış kişilere geçersiz sorular soruyorlar ve aldıkları her yanıtta gerçeklerden ve evrenin güzelliğinden biraz daha uzaklaşıyorlardı.İnsanlar kutuplaşıyordu. Hiç inananlarla inanmayanlar bir olur muydu? Sevenler ve sevmeyenler, bilenler ve bilmeyenler, düşünenler ve düşünmeyenler, çalışanlar ve çalışmayanlar, duyanlar ve duymayanlar, görenler ve görmeyenler, arayanlar ve aramayanlar, bulanlar ve bulamayanlar, konuşanlar ve susanlar, koşanlar ve duranlar, yürüyenler ve bekleyenler, dinletenler ve dinleyenler, gösterenler ve gösterilenler yaşadığımız evrende buluşabilirler miydi?
"Acayip güçlerimiz var ama bu güçlerimizi ya hiç kullanamıyoruz, ya da kullanabilsek bile yanlış kullanıyoruz" diye düşündü. Sonra düşündükçe yaşamdan ne kadar uzaklaştığını düşündü. Sonra düşünmemenin niçin bu kadar kolay benimsenebildiğini artık anladığını düşündü. Düşünen bir insanın düşünmekten vazgeçmesinin çok zor olduğunu düşündü. Düşünmeyen birinin düşünmeyi öğrenmesinin en az çağ atlamak kadar zor olduğunu düşündü sonra. Mırıldandı. En acayip gücümüzdü yaşamak, düşünerek yaşamak.
Selim düşündükçe bir bataklığa gömüldüğünü hissediyordu ve bunun nasıl bir geçmişten gelerek yaşamını böylesine kaplamış olduğunu bir türlü anlayamıyordu. Anlayamadıkça kafasında akıl almaz çatışmalar oluyor ve zihninin ve edeninin yanmaya başladığını hissediyordu. İçindeki çığlıkları dışarıdan duyamıyordu. Sessizce ağlıyordu. Düşündükçe ve hatırladıkça ağlıyordu. Selim düşündükçe bir bataklığa gömüldüğünü hissediyordu ve buraya nasıl gelmiş olduğunu bilmiyor, anlayamıyordu.
....
Korkunçtu. Düşünceler ve sözcükler, görüntüler ve sesler, tatlar ve kokular, dokunuşlar ve dokunuluşlar öyle hızlı üşüşüyordu ki Selim'in aklına; anlayacak ve anlatacak, konuşacak ve yazacak zaman bulamiyordu. Gördüklerini yalnizca yaşayabiliyordu. Çevresinde birikmiş küçücük kağıtlara şaşkınlıkla ve acıyarak bakıyordu. Ne kadar anlamsızdilar, ne kadar zavallıydılar, ne kadar gereksizdiler. Varlıklarının hiçbir anlamı yoktu. Yaşadıklarının sonsuz okyanusunda, hep birlikte kaybolmuşlardı.
Bir ışık parladı ve "İşte şimdi gerçekten görüyor ve duyuyorsun beni" dedi bir ses.
Gözleri kamaşarak baktı. Onu daha once hic görmemişti. Bir daha göremeyeceğini de biliyordu. Onu o anda orada görebilmiş olmak, olağanüstü büyük bir şans olmalıydı. Saçlarını ve tenini, gözlerini ve dudaklarını, bedeninin ve yüzünün herhangi bir yerini, sesinin ve sözlerinin gücünü, bakışlarının ve kıpırdanışlarının etkisini anlatamazdı. Işığının karşısında eğildi. Daha önce "Ölsem gam yemem" diyerek aşık olduğu tüm güzellikleri unuttu. İşte, oradaydı. Ona sarılmıştı, kucaklıyordu, her yerine dokunuyordu, öpüyordu. Böyle bir güzelliği daha once görmemiş, yaşamamıştı.
"İşte sonunda geldin" dedi.
"İşte sonunda geldim" dedi.
Esin perisi bir anda kayboldu. Geride bütün odayı doldurarak Selim'in gözlerini kamaştıran renk renk ışıklar, kulaklarına huzur üfleyen sesler bıraktı. Selim kadının güzelliğini saygıyla hatırladı, aklının her kıvrımına yazdı.
"Işte sonunda ilhamın sırrını çözdüm, bu kez gerçekten çözdüm" dedi.
....
En acayip gücümüzdur. Düşünerek yaşamak.
http://dergisanat.blogspot.com/2016/01/esin-perisi.html
Esin Perisi
"Sonunda ilhamın sırrını çözdüm. Büyük bir buluş değiş belki, bilinenin bilmem kaçıncı kez tekrarı. Ama bunu anlamak, hissetmek beni mutlu etti."
https://mehmetarat2000.wordpress.com/2012/12/29/fairy-of-inspiration/
Fairy of Inspiration
“I finally solved the puzzle of inspiration. Not a great discovery maybe, re-expression of known once again, I don’t know how many efforts have been made before, But understanding and feeling this made me happy.”
Etiketler:
Art,
Ceres,
Demeter,
esin,
fairy,
Goddess,
Greek,
Gwendolyn Malfoy,
inspiration,
life,
peri,
Selim,
yaşam
6 Şubat 2019 Çarşamba
Güllerin Şiiri
"Niçin güzellikler böyle zor tutunabiliyorlar bu dunyaya?"
Bir kez daha yaşama isyan ediyordu Selim ve ayakta kalabilmenin ölümden daha zor olduğunu bir kez daha anlıyordu. Yaşam yalnızlıktı. Güzellikleri buldukça yitireceğini bilmekti. Kaçsan da yakalanmaktı. Ölümle dans ederek bir ömrü geçirmenin uzun ve güzel bir yolunu bulabilmekti.
"Yaşamanın tek yolu gerçekten ve kendinden, iyilikten ve güzellikten kaçmak mı acaba" diye düşündü. Yaşadıkça yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça güçsüzleşiyordu. Oysa danslar yaşamla yapılmalıydı. İzin verilmiyordu. Güzelliklerden nefret ediliyordu. İyilik kuşatılıyor, dışlanıyordu. Uzmanlık ölüme mahkum ediliyordu. İnsanlığın ölüm cezasına çarptırılmış olduğu bir dünyada insanlar yaşayamıyordu. Düşündükçe, hissettikçe, anladıkça, öğrendikçe, teker teker düşüyor, yok oluyorlardı. Yaşam, ölüme tapan insanların karşısında eziliyor, güçsüzleşiyor, yalnızlaşıyor, yok oluyordu. Duygular çıkarlarla ezilip silindikçe, ışığı göremeyen bakışlarla ölümü bekleyenlerin dünyasında, görmeyi anlamayı sevmeyi kucaklamayi büyümeyi genişlemeyi hissetmeyi unutmayan insanların yaşaması zorlaşıyordu.
Evren çiçeklerle süslenmiş geniş ve güzel, bir an kadar kısa ve sonsuzluk kadar uzun bir bahçeydi. Güller uzun yaşayamıyordu. Duygular, hissizleştikçe güzelliklerini unutan dünyalarda barınamıyordu.
Selim acı öykülere artık katlanamıyordu. Mutluluğun resimleri yapılsın, şiirleri yazılsın, şarkıları söylensin, çiçekleri ve dansları her yeri kaplasın istiyordu. Selim'in istekleri dünyayı değiştirmiyordu. Yaptıkları ve yazdıkları da değiştirmemişti. Dünya nefreti ve öfkesiyle büyüyordu. Dünya büyüdükçe duygular ve insanlık küçülüyor, yaşam yok oluyordu. Güzellikler tutunamıyordu.
Uzaktan tanıdığı küçücük bir kızın güzelliğini düşündü Selim. "Ben artık acının ve ölümün değil, umutların ve yaşamın öyküsünü yazmak istiyorum" dedi bir kez daha. Yaşam zincirini kurmayı bir türlü becerememiş dünyada ölüm acısının düştüğü yerde ne kadar sonsuz olduğunu hatırladı. Duyguların merkezinde olanların yangının ateşine dayanabilmelerinin, iyileşmelerinin, artık asla eskisi gibi olmayacak yaşama dönebilmelerinin ne kadar zor olduğunu düşündü. Keşke ölüm acısını iyileştirebilecek bir ilaç olsaydı. Selim, Selman'ın başına bir şey gelmesinden ölecek gibi korktuğu ilk yıllardan başlayarak aramış, böyle bir ilaç bulamamıştı. Uzaktan tanıdığı o küçücük kız da büyük yüreği ve ince bir sızı gibi yakalayan şiirleriyle ona umut vermişti. Ama kendi güzelliğinin geleceğini koruyamamıştı. Gözlerindeki yaşları fark edince ateşin düştüğü yeri düşünüp büyük bir çaresizlik hissetti Selim. Bugün sokaklara çıkmak onu avutamazdı. Çiçeklerin güzelliğini görüp anlayacak, onların gelecegini koruyabilecek bir dünya bulunabilmesini diledi. Perdeleri bile açmadan sessizce oturup yaşamın yeniden akmaya başlamasını umarak bekledi. Güllerin duygularının şiirlerle insanlara taşınabilmesini, insanlığın şiir olup dünyayı ele geçirmesini diledi.
3 Şubat 2019 Pazar
Bir Genç Kızın Yalnızlık Defteri
Geçmiş gittikçe geçmişte kalıyordu ve geçmişi karanlığa ve sislere gömüldükçe Selim geleceğinin de yok olmakta olduğunu görüyordu. Yakınındakiler uzaklaştıkça daha eskilere yöneliyordu ve uzaktayken hep yakın kaldıklarını sandıklarının yanlarına gidince çok uzaklaşmış olduklarını anlıyordu. Zor geçen yıllarında pek az dostundan gerçek bir ilgi görmüştü. Tüm arkadaşları onu büyük dostça karşılıyorlardu. Yakışıklılığının durduğunu ama yaşama gücünün ve kendine güveninin zayıfladığını görünce kimi gözündeki gizli sevinci gizlemeye çalışıyor, kimi üzülse bile gerçek bir ilgi göstermenin getireceği yüklerden çekindiği için uzak duruyordu. Tuhaf bir yalnızlık tarihi olmuştu Selim'in. Kızların gözü üzerinde olduğu için erkekler, kendilerine ilgi göstermiyor diye kızlar ona uzak duruyorlardı. Selman'ın yolundan gidip diğerlerinden farklı olmaya başladığında yalnızlık nedenlerine bir de korku eklenmişti. Onunla yakın olurlarsa başlarının belaya girebileceğinden korkuyorlardı. Melda farklı mıydı, yoksa yaşamdan ve olup bitenlerden bir tehlike varsa bile göremeyecek kadar uzak mıydı? Selim bilmiyordu ama aralarındaki yakınlığın anlamına ve güzelliğine inanmaktan vazgeçmek istemiyordu. Melda onun yaşama nedeni olarak kalacaktı.
Selim yine sıkıntılar içinde sokakta dolaşırken eski bir arkadaşına rastladı. Çok gerilerde kalmıştı, bir zamanlar aynı sınıftaydılar. Selim'in Selman'ın okulu nedeniyle başka bir kente taşınmalarından önce gitmekte olduğu okulun en güzel kızlarından biriydi. Şiir gibiydi ve konuşurken her sözünde ve hareketinde yeni şiirler oluyordu. Odayı ve evreni gözlerinden ve sesinden yayılan ışıkla dolduruyordu. Selim onu dinlemeye, ona bakmaya doyamıyordu. Kerem'in Aslı'sıydı. Gerçeğin özüydü, tanıdığı en güzel kızlardan biriydi. Kerem'in Aslı'sı olmasa, Selim onda kendi aslını bulmak isterdi. Önce Aslı gördü Selim'i, büyük bir sevinçle parladı gözleri. Sonra Selim aynı sevinçle kucakladı Aslı'yı. Gözlerindeki ışıklar ve bedenlerinin sıcaklığı buluştu.
"Ne uzun zaman oldu" dedi Aslı. "Neler yaptın, iyi misin?"
"İyiyim," dedi Selim. Ayrıntılardan söz etmek istemiyordu. "Sen ne yaptın, tiyatro sahnelerinde seni az aramadım, yurtdışına mı gittin yoksa?" diyerek bilgi almaya çalıştı. Onun yeni bir Yıldız Kenter olabileceğini düşünmüştü hep Selim. Yaşamı ve doğayı buluşturan oyunlarda bedeninin hareketleri, yüzünün anlamı ve sesinin tonlarıyla yeni anlamlar ve güzellikler yaratarak sahnelerde yaşayabileceğine inanmıştı. Okuldan bir öğretmenin yaklaşımı yüzünden ayrılmak zorunda kalarak farklı bir gelecek bulduğunu öğrenince çok şaşırdı.
Yılmaz Hanım'dan Selim de ders almıştı ve konuları iyi öğretmesine rağmen onu pek sevememişti. İnsanlarla uğraşarak onları üzmeyi çok seviyordu Yılmaz Hanım ve bu aslında bir öğretmen için hiç de kabul edilebilir bir özellik değildi. Dersle ilgili pek sorunu olmadığı halde zaman zaman Selim'le de uğraşmıştı Yılmaz Hanım ve bir insanın başka bir insana neler yapabileceğini Selim'e gösteren ilk örneklerden biri olmuştu. Olumlu yanlarını görmeye, daha iyi öğretmek ve gelişmelerine katkı sağlamak için böyle yaptığını düşünmeye, buna inanmaya, yanlış davranışlarının arkasında onu haklı gösterebilecek nedenler bulmaya çalışmıştı. Başka bir kente giderek okuldan ayrılmasından sonra da Yılmaz Hanım'ı bir daha düşünmemişti.
"Nasıl böyle bir şey yapar? Sonuçta bilmediğin, yapamadığın bir ders değildi."
"Aslında ikmale bırakıp geçmek için kızından ders alınmasını istiyormuş. Ama benimle uğraşmasında biraz farklı bir nefret vardı sanki."
Yılmaz Hanım'ın dünyasını pek bilmese de, onun için de üzülmekten kendini alamıyordu Selim. Onun tümüyle insanlardan uzak ve yalnız bir insan olduğunu sanıyordu. Bir kızı olması, kızına ders verilmesi için çaba harcaması Selim'e şaşırtıcı geliyordu. Yılmaz Hanım'ı çıkar ilişkilerinin sıradan bir parçası olarak düşünemiyordu. Genç ve güzel öğrencisini kıskanan bir öğretmen olarak da düşünemiyordu. Kafasındaki Yılmaz Hanım, yaşadığı sorunlarla sertleşmiş, teni ve ruhu yaşamla kırışıp koyulaşmış, dünyaya karanlık gözlüklerin ardından bakarak ancak çok yakınında olanları görebilen, bunun verdiği yalnızlığın altında ezilen bir kadındı.
"Neler yaptın sonra?" diye sordu Aslı'ya.
"Başka okula gidip bitirdim, üniversite de okudum ama çalışamadım. Ailemizde hastalar vardı. Onlara bakmak zorunda kaldım. Şimdi teyzemle oturuyorum. Çok yaşlandı. Kimseyi tanımıyor, beni de. Ne yapabilirim? Onunla konuşuyorum, annemi anlatıyorum. Rahatlatmaya, yaşatmaya çalışıyorum."
Gözünün önünde bir başka resim belirdi Selim'in. Aslı yaşamı boyunca yalnızlık defterinin sayfalarını günlükleriyle doldurmuyordu. Kerem'le buluşuyordu. Birbirlerine mutluluk ve özgürlük veriyorlardı. Aslı tüm bilgisini ve bilincini dünyayı tiyatronun gözleriyle görebilmek için ediniyor ve geliştiriyordu. Kerem'in Aslı'sı oluyor ama sahnede Selim'in öyküsünü anlatıp oynuyordu. Dünya Aslı'yı ve Selim'i, dünyayı ve evreni bambaşka ve yepyeni gözlerle görmeye başlıyordu. Belki böyle olabilse, Yılmaz Hanım'ın da yaşamın pişmanlıklarıyla birikip sonsuza dek üzerinde kalmak üzere yerleşmiş acıları da hafiflemeye başlayacak, bulunduğu ve gideceği evrenlerde sonsuza dek taşıyacağı yükler azalabilecekti.
"İşte böyle bir öykü oldu benimki" dedi Aslı.
Ayrılırken yeniden kucaklaştılar. Selim Aslı'ya Kerem'i sormak istemedi. "Güzel bir masalın aslı mı, Kerem'in
Aslı'sı mıydın sen?" demedi.
Orhan Elmas, Kerem İle Aslı, 1971, http://www.sinematurk.com/film/4570-kerem-ile-asli/
Women Writers of Turkey, http://en.writersofturkey.net
Güzide Sabri Aygün (1886-1946), Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi (Abondened Documents of a Dead Woman, 1905), http://en.writersofturkey.net/index.php?title=G%C3%BCzide_Sabri
Ercan Kesal, Eski Bir Gazetecinin Evrak-ı Metrukesi, http://www.ercankesal.com/eski-bir-gazetecinin-evrak-i-metrukesi/
Selim'in Öyküleri, http://seliminoykuleri.blogspot.com/2016/11/selimin-oykuleri.html
Selim yine sıkıntılar içinde sokakta dolaşırken eski bir arkadaşına rastladı. Çok gerilerde kalmıştı, bir zamanlar aynı sınıftaydılar. Selim'in Selman'ın okulu nedeniyle başka bir kente taşınmalarından önce gitmekte olduğu okulun en güzel kızlarından biriydi. Şiir gibiydi ve konuşurken her sözünde ve hareketinde yeni şiirler oluyordu. Odayı ve evreni gözlerinden ve sesinden yayılan ışıkla dolduruyordu. Selim onu dinlemeye, ona bakmaya doyamıyordu. Kerem'in Aslı'sıydı. Gerçeğin özüydü, tanıdığı en güzel kızlardan biriydi. Kerem'in Aslı'sı olmasa, Selim onda kendi aslını bulmak isterdi. Önce Aslı gördü Selim'i, büyük bir sevinçle parladı gözleri. Sonra Selim aynı sevinçle kucakladı Aslı'yı. Gözlerindeki ışıklar ve bedenlerinin sıcaklığı buluştu.
"Ne uzun zaman oldu" dedi Aslı. "Neler yaptın, iyi misin?"
"İyiyim," dedi Selim. Ayrıntılardan söz etmek istemiyordu. "Sen ne yaptın, tiyatro sahnelerinde seni az aramadım, yurtdışına mı gittin yoksa?" diyerek bilgi almaya çalıştı. Onun yeni bir Yıldız Kenter olabileceğini düşünmüştü hep Selim. Yaşamı ve doğayı buluşturan oyunlarda bedeninin hareketleri, yüzünün anlamı ve sesinin tonlarıyla yeni anlamlar ve güzellikler yaratarak sahnelerde yaşayabileceğine inanmıştı. Okuldan bir öğretmenin yaklaşımı yüzünden ayrılmak zorunda kalarak farklı bir gelecek bulduğunu öğrenince çok şaşırdı.
Yılmaz Hanım'dan Selim de ders almıştı ve konuları iyi öğretmesine rağmen onu pek sevememişti. İnsanlarla uğraşarak onları üzmeyi çok seviyordu Yılmaz Hanım ve bu aslında bir öğretmen için hiç de kabul edilebilir bir özellik değildi. Dersle ilgili pek sorunu olmadığı halde zaman zaman Selim'le de uğraşmıştı Yılmaz Hanım ve bir insanın başka bir insana neler yapabileceğini Selim'e gösteren ilk örneklerden biri olmuştu. Olumlu yanlarını görmeye, daha iyi öğretmek ve gelişmelerine katkı sağlamak için böyle yaptığını düşünmeye, buna inanmaya, yanlış davranışlarının arkasında onu haklı gösterebilecek nedenler bulmaya çalışmıştı. Başka bir kente giderek okuldan ayrılmasından sonra da Yılmaz Hanım'ı bir daha düşünmemişti.
"Nasıl böyle bir şey yapar? Sonuçta bilmediğin, yapamadığın bir ders değildi."
"Aslında ikmale bırakıp geçmek için kızından ders alınmasını istiyormuş. Ama benimle uğraşmasında biraz farklı bir nefret vardı sanki."
Yılmaz Hanım'ın dünyasını pek bilmese de, onun için de üzülmekten kendini alamıyordu Selim. Onun tümüyle insanlardan uzak ve yalnız bir insan olduğunu sanıyordu. Bir kızı olması, kızına ders verilmesi için çaba harcaması Selim'e şaşırtıcı geliyordu. Yılmaz Hanım'ı çıkar ilişkilerinin sıradan bir parçası olarak düşünemiyordu. Genç ve güzel öğrencisini kıskanan bir öğretmen olarak da düşünemiyordu. Kafasındaki Yılmaz Hanım, yaşadığı sorunlarla sertleşmiş, teni ve ruhu yaşamla kırışıp koyulaşmış, dünyaya karanlık gözlüklerin ardından bakarak ancak çok yakınında olanları görebilen, bunun verdiği yalnızlığın altında ezilen bir kadındı.
"Neler yaptın sonra?" diye sordu Aslı'ya.
"Başka okula gidip bitirdim, üniversite de okudum ama çalışamadım. Ailemizde hastalar vardı. Onlara bakmak zorunda kaldım. Şimdi teyzemle oturuyorum. Çok yaşlandı. Kimseyi tanımıyor, beni de. Ne yapabilirim? Onunla konuşuyorum, annemi anlatıyorum. Rahatlatmaya, yaşatmaya çalışıyorum."
Gözünün önünde bir başka resim belirdi Selim'in. Aslı yaşamı boyunca yalnızlık defterinin sayfalarını günlükleriyle doldurmuyordu. Kerem'le buluşuyordu. Birbirlerine mutluluk ve özgürlük veriyorlardı. Aslı tüm bilgisini ve bilincini dünyayı tiyatronun gözleriyle görebilmek için ediniyor ve geliştiriyordu. Kerem'in Aslı'sı oluyor ama sahnede Selim'in öyküsünü anlatıp oynuyordu. Dünya Aslı'yı ve Selim'i, dünyayı ve evreni bambaşka ve yepyeni gözlerle görmeye başlıyordu. Belki böyle olabilse, Yılmaz Hanım'ın da yaşamın pişmanlıklarıyla birikip sonsuza dek üzerinde kalmak üzere yerleşmiş acıları da hafiflemeye başlayacak, bulunduğu ve gideceği evrenlerde sonsuza dek taşıyacağı yükler azalabilecekti.
"İşte böyle bir öykü oldu benimki" dedi Aslı.
Ayrılırken yeniden kucaklaştılar. Selim Aslı'ya Kerem'i sormak istemedi. "Güzel bir masalın aslı mı, Kerem'in
Aslı'sı mıydın sen?" demedi.
Orhan Elmas, Kerem İle Aslı, 1971, http://www.sinematurk.com/film/4570-kerem-ile-asli/
Women Writers of Turkey, http://en.writersofturkey.net
Güzide Sabri Aygün (1886-1946), Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi (Abondened Documents of a Dead Woman, 1905), http://en.writersofturkey.net/index.php?title=G%C3%BCzide_Sabri
Ercan Kesal, Eski Bir Gazetecinin Evrak-ı Metrukesi, http://www.ercankesal.com/eski-bir-gazetecinin-evrak-i-metrukesi/
Selim'in Öyküleri, http://seliminoykuleri.blogspot.com/2016/11/selimin-oykuleri.html
Etiketler:
Aslı,
Fatma Girik,
Güzide Sabri Aygün,
kadın,
Kadir İnanır,
Kerem,
Orhan Elmas,
Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi,
Selim,
Sinema,
tiyatro,
Women Writers,
yazar,
Yıldız Kenter
22 Aralık 2018 Cumartesi
Selim'in Küçücük Öyküleri
Beklenmedik zamanlarda ve olmadık yerlerde aklına geliveren küçücük öyküleriyle başa çıkabilmek için Selim bir türlü bir çözüm bulamamıştı.
Böyle durumlarda her defasında Nâzım'ın üzerine şiir yazdığı yeni beyaz pantolonunu düşünerek gülümsüyordu. Öykücükleri genellikle eline geçen küçücük kâğıtlara not alıyor, bazen de eğer bilgisayara yeterince yakınsa doğrudan paylaşıveriyordu. Öykücükleri kumsalda uçsuz bucaksız uzanan kumların üzerine atılan küçük cam taneleri gibi kayboluyordu. Daha sonra onları kendisi bile bulamıyordu.
Küçücük öyküleri için bir yer bulmaya çalıştı. Onların uzayda ve zamanda yok olmasını istemedi. Küçücük öyküler için küçücük bir öykü yazdı. Küçücük öykülerini gelecekteki Selim'e, onları Küçücük Öyküler küçük öyküsüne eklemesini umarak emanet etti. İlk küçücük öyküleri böylece gönderdi.
Selim'in Küçücük Öyküleri
https://www.facebook.com/mehmetarat2000X/
Etiketler:
beyaz pantolon,
cam,
kağıt,
kum,
küçücük öykü,
küçük öykü,
nazım,
Nazım Hikmet,
öykü,
Selim,
şiir
14 Aralık 2018 Cuma
Selim'in Nitelikli İlişkileri
İçeriye girdiği sırada gözü bir kadına takılmıştı Selim'in ve kadın bunu hemen görmüştü. Işık'la Melda'yı, Sima'yla genç Işık'ı andıran temiz ve aydınlık bir yüzü vardı. Gözlerindeyse gizleyemediği bir yıpranmışlık ve yorgunluk okunuyordu. Selim bir masa seçip oturduğu anda kadın da gelip karşısındaki koltuğa oturdu.
"Bana bir içki ısmarlarsın, değil mi?" diye sordu.
"Fazla kalmayacağım" dedi Selim. "Belki bir başka masaya gitseniz daha iyi olur."
Selim'in düzgün ve saygılı konuşması kadını masaya ve Selim'e iyice bağlamıştı.
"Yok" dedi. "Ben burada, seninle oturmak istiyorum. Seviyesiz ve paralı adamlardan bıktım. Bir gece olsun karşımda temiz ve güzel bir yüz görmek istiyorum."
Selim'in canı sıkılmıştı. Kadını kırmak istemiyordu. Çok bunaldığı, değişik bir ortamda biraz kendini avutmak, Melda'yı ve Işık'ları ve Sima'yı unutmak istediği için yalnızca bir bardak bira içip kalkmak üzere uğramıştı. Kimseyi dinleyecek ya da kimseyle konuşacak hali yoktu. Öte yandan, ekonomik açıdan durumu da bir türlü düzelmiyordu.
"Size bir şey ısmarlayacak param yok" dedi Selim açıkca.
"Sorun değil güzelim" dedi kadın. "Ben ısmarlarım sana. Burada o kadar da sözüm geçiyor. Kimse bir laf söyleyemez bana."
Selim artık genç bile değildi ama kadın ona adeta ilk deneyimini yaşamak için gelmiş bir çocukmuş gibi davranıyordu. Kadınsa Selim'den epey genç görünüyordu. Ama gözlerine bakılırsa, yaşadığı çevrelerde geçirdiği her yıl en az on yıllık yaşam deneyimi kazandırmış olmalıydı ona. Selim yine bir deneme yapıp kendisini ya da kadını uzaklaştırmaya çalıştı.
"Aslında gitmem gerekiyor, hızlıca bir bira içip kalkacaktım. Hatta hemen kalksam daha iyi olur."
Kadın çabucak bir bira içip kalkmak üzere gelmiş olmasını pek de inandırıcı bulmadığını belli eden bakışlarla Selim'e baktı. Tartışmak, uzatmak istemedi. Galiba tek istediği, bir süre Selim'in yüzündeki ve gözlerindeki temizlikle oturabilmek, o çocukça gülümseyişini görebilmekti. Garsona adıyla seslenip iki bira istedi. Selim'e de merak etmemesini, birasını bitirince hemen kalkıp gidebileceğini, hesabı da kendisinin ödeyeceğini söyledi. Biralar gelince ilk yudumu aldıktan sonra Selim'in iyiliğine kadeh kaldırdı.
"Sağlığına" dedi. "Ankara'ya geldiğim yıllarda yaşamımda senin gibi biri olsa, geleceğim bambaşka olurdu" dedi.
Selim içinde büyük bir acı hissederek gülümsedi. Çevresindeki kimseye bir güzellik verememiş, herkes için yalnızca boş bir hayal olabilmişti. Kendisine güvenenlerin umutlarını boşa çıkarmıştı. Bunda kendi hatası çok fazla değildi. Annesinin ya da babasının, Selman'ın, Işık'ın, Aygün Abi'nin, abisinin diğer arkadaşlarının, sonra Selim'in kendi arkadaşlarının, kimsenin pek bir hatası yoktu. Hepsi kendi yaşam yolcuğunu kendisi ve çevresi için en iyi olacak şekilde planlamaya ve yapmaya çalışmıştı. Ama yolculukları istedikleri gibi uyumlu ve güzel olamamıştı. Selim Selman'ın babasıyla çatışmalarını gördükçe çok yıpranmıştı. Annesiyle babasının arasındaki sorunlar büyüyünce korkmuştu. Dışarıda herkese ve birbirlerine karşı normal görünen ve herkesin övgüyle söz ettiği Ayten Hanım'la Ahmet Bey'in, eve geldiklerinde Selim orada yokmuş gibi kavga etmeleri her geçen yıl biraz daha sık yaşanan bir acı olmuştu. Selim büyüdükçe Selman'ın niçin evden uzak durduğunu anlamaya başlamıştı. Gidecek başka yeri olmadığı için Selman'In peşinden gitmişti. Selim'in ve Selman'ın ayrılışları, evde tümüyle yalnız kalan annelerinde ve babalarında büyüyen yaralar açmıştı. Ölümcül darbelerden ilkini Selman'ın, ikincisiniyse Selim'in yokluğu vurmuştu. Çocukları onlardan ayrılmıştı. Onlar aynı evin içinde birbirlerinden ayrılmıştı. Selman Selim'in dünyasından ayrılmıştı. Selim'in yokluğu çok uzun sürmüştü. Anneleri ve babaları yaşama geri dönememişlerdi. Selim çocukluğunun geçtiği eve döndüğünde artık yapayalnız kalmıştı. Melda ve Işık artık umut olamıyordu. Sima ve genç Işık ile yaşama tutunmaya çalışmıştı. Genç Işık'ın da erken ayrılışı ölümcül bir darbe vurmuştu. Bir Işık daha kaybetmek istemiyordu, yeniden başlamak istemiyordu, umut varsa bile onu yeniden aramak istemiyordu. Bulunmuş bir umutla yaşayacak gücü bile yoktu. İnsanlığa inanıyordu. Yaşam doğrunun, iyinin ve güzelin yolunu bulacaktı. Selim'inse gidebileceği ne eski, ne de yeni bir yol kalmamıştı. Çocukluğunun küçük evine sığınmış, bekleme odasında durmuş, yolların yapılmasını bekliyordu. Selim'in Ankara'ya geldiği yıllarda çevresinde bambaşka yollar vardı. Yollarda ışıklar ve umutlar vardı.
"Benim Ankara'ya geldiğim yıllarda çevremde çok güzel insanlar vardı ama hiçbiri benim için bir gelecek olamadı" dedi. "Sen de çok güzelsin ama daha önce karşılaşmış olsak bile ne yazık ki bizim de bir geleceğimiz olamazdı."
"Hep böyle karamsar mısın?"
"Karamsar değildim. Yaşamımda biraz fazla karanlık oldu. Yapmak istediklerimi doğru yapamadım, beceremedim, güvendiğim kişilerin de başaramadığını, hatta beni kandırdıklarını gördüm. Yaşamım yıkıldı. Yeniden yapmanın bir yolunu da bulamadım."
"Dişi kuşa şans vermezsen yuvanı yapamazsın ki" diyerek güldü kadın. "Bak bana izin var, iki günde yapayım senin yuvanı, bir anda değiştireyim yaşamını."
Kadın bunları gülerek söylüyordu ama Selim onun gözlerindeki büyük acıyı da görüyordu. Yaşam çok zordu ve köprünün üzerinde ancak çok ince pamuk ipliklerine tutunarak yürüyebiliyordu insanlar. Selim başkalarının yaşamla bağlarını koparmaktan çok korkuyordu.
"Ne güzel" diye mırıldandı. "Umutla bakabiliyorsunuz yaşama, bana güç veriyorsunuz, keşke bir yolu olsaydı da yapabilseydiniz ikimiz için bir yuva."
Kadın bir kahkaha attı.
"Senin çok hoş bir delikanlı olduğunu anlamıştım zaten" dedi. "Hadi şimdi git. Senin gibilerin çok işleri olur. Git yap işlerini. Ne işe yarayacaksa artık. Git yap bakalım. Belki bir gün bir işe yarar yaptıkların gerçekten."
"Sizin bu gülüşünüz kadar yaşam sevinci verecek bir şey yapmam çok zor" dedi Selim.
Eve dönerken Selim "seviyesiz ve paralı adamlardan" bıkmış kadının aradığı düzeyli bir ilişkinin nasıl gerçek olabileceğini düşünüyordu. İyi bir ilişki için öncelikle iyi bir mahallede oturmak mı gerekirdi? Peki iyi bir mahallede oturmak yeterli miydi? Aynı mahallede oturan herkes, aynı düzeyde miydi? Peki iyi bir yerde yaşayan, iyi eğitim görmüş kişiler; iyi ilişkiler mi yaşıyorlardı? Selim yaşamdan hep uzak kalmıştı. Yine de yakın arkadaşlarından gördüğü kadarıyla, hiç de daha iyi değildi iyi bir yerde yaşayan ve iyi eğitim görmüş ve çok nitelikli ve düzeyli görünen kişilerin ilişkileri.
Nitelikli ilişkiler niçin kurulamıyor ve korumamıyordu? Selim Melda'yla olan yakınlığına çok güvenmişti. Yine de emin olamıyordu, eğer sürekli birlikte olabilme şansını yakalayabilselerdi ilişkilerinin dengesini hep koruyarak sürebileceğinden. Sima ya da Işık'lardan birine benzeyen bir başkasıyla kurulabilecek gerçek bir ilişki hakkındaysa, o kadar bile bir fikri yoktu. Sanki atılan zarlarla belirlenecek sayıda atılacak zarlarla belirleniyordu gerçek bir ilişkinin hangi yollardan geçerek nasıl yaşamlara ve sonlara evrilebileceği.
"İnsanlar arasında nitelikli ilişkiler kurulamıyor çünkü toplumsal ilişkilerin geneli nitelikli değil" diye düşündü Selim. Nitelikli ilişkiler vardı ama çok azdı, çok zor kurulabiliyor ve çoğalabiliyor, çok kolay dağılıp yok oluyorlardı. Adeta okyanusa damlatılan renkli ve ışıklı güzellikler gibiydiler. Suyla buluştukları anda seyrelmeye başlıyorlar, renklerini ve ışıklarını yitirerek suyun içinde kayboluyorlardı. Galiba renkleri ve ışıkları birbiriyle buluşturan nitelikli bağlar kurmak gerekiyordu. En azından birbirlerinin ellerini tutabilsinler, renklerin ve ışıkların sonsuzluğunda kaybolmasınlar, sonra çevrelerindekilerin ellerini tutarak nitelikli ilişkiler zincirini her yana götürebilsinler, doğayla ve evrenle dost bir nitelikli ilişkiler ağı oluşturabilsinler diye. Selim kendi ağının başlatıcısının Selman değil de Işık olmasını çok isterdi. Işık'ın iki yeni damlası olarak, Melda'yla birlikte onun ilk ikili halkası olmayı çok isterdi. Sonra Melda'yla birlikte genç Işık'lar ve genç Selman'lar bulabilmek isterdi. Her yeni damlanın, önceki damlalardan aldıklarıyla daha parlak olmasını, nitelikli ilişkilerin böylece dalga dalga yayılabilmesini umardı.
"Böylece kurulabilir mi nitelikli ilişkiler?" diye düşündü. "Böylece basit ve birdenbire. İnsanlar iyi ve sırf insanlar istiyor diye."
Evrenin ve toplumların yasalarını daha iyi anlamaya çalışmış, biraz anlayabilmiş, gizli ilişkileri çözmeyiyse pek becerememişti. Bildiği bir gerçek varsa, insanlar değişmesini istiyor diye hiçbir gerçeğin kendiliğinden değişmediğiydi. Doğa da toplum da, kendi dinamikleriyle, bazen hızlı bazen yavaş, bazen ileriye bazen geriye bazen sağa bazen sola bazen aşağıya bazen yukarıya bazen saat yönünde bazen saatin ters yönünde ama sürekli hareket ediyorlardı. Çünkü hareket ediyorlardı ve bir dış güç onları durdurana kadar hareket edeceklerdi. Çünkü yaşıyorlardı ve ölene kadar yaşayacaklardı.
Eve geldiği sırada telefonu çaldı. Bilinmeyen numaranın kimin olduğunu kadın konuşmaya başladığında önce anlamadı.
"Hayatım, numaramı bile sormadın, dikkatli olup senin numaranı ben bakıp almasam, kimbilir ne zaman görüşebilecektik? Numaramı kaydet ve müsait olunca beni hemen ara. Birbirimizden kopmayalım. Ben Işık."
Neredeyse "Sen de mi Işık'sın?" diye soracaktı Selim ve son anda "Sen... Işık, tamam kaydediyorum" diyebildi.
Yeni Işık'ın numarasını, Selman'ın Işık'ıyla genç Işık arasında bir ad vererek ekledi. Işığın mucizeleri hiç bitmiyordu. Karanlığın öfkesi kadar güçlü ve ölümsüzdü.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





