6 Şubat 2019 Çarşamba
Güllerin Şiiri
"Niçin güzellikler böyle zor tutunabiliyorlar bu dunyaya?"
Bir kez daha yaşama isyan ediyordu Selim ve ayakta kalabilmenin ölümden daha zor olduğunu bir kez daha anlıyordu. Yaşam yalnızlıktı. Güzellikleri buldukça yitireceğini bilmekti. Kaçsan da yakalanmaktı. Ölümle dans ederek bir ömrü geçirmenin uzun ve güzel bir yolunu bulabilmekti.
"Yaşamanın tek yolu gerçekten ve kendinden, iyilikten ve güzellikten kaçmak mı acaba" diye düşündü. Yaşadıkça yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça güçsüzleşiyordu. Oysa danslar yaşamla yapılmalıydı. İzin verilmiyordu. Güzelliklerden nefret ediliyordu. İyilik kuşatılıyor, dışlanıyordu. Uzmanlık ölüme mahkum ediliyordu. İnsanlığın ölüm cezasına çarptırılmış olduğu bir dünyada insanlar yaşayamıyordu. Düşündükçe, hissettikçe, anladıkça, öğrendikçe, teker teker düşüyor, yok oluyorlardı. Yaşam, ölüme tapan insanların karşısında eziliyor, güçsüzleşiyor, yalnızlaşıyor, yok oluyordu. Duygular çıkarlarla ezilip silindikçe, ışığı göremeyen bakışlarla ölümü bekleyenlerin dünyasında, görmeyi anlamayı sevmeyi kucaklamayi büyümeyi genişlemeyi hissetmeyi unutmayan insanların yaşaması zorlaşıyordu.
Evren çiçeklerle süslenmiş geniş ve güzel, bir an kadar kısa ve sonsuzluk kadar uzun bir bahçeydi. Güller uzun yaşayamıyordu. Duygular, hissizleştikçe güzelliklerini unutan dünyalarda barınamıyordu.
Selim acı öykülere artık katlanamıyordu. Mutluluğun resimleri yapılsın, şiirleri yazılsın, şarkıları söylensin, çiçekleri ve dansları her yeri kaplasın istiyordu. Selim'in istekleri dünyayı değiştirmiyordu. Yaptıkları ve yazdıkları da değiştirmemişti. Dünya nefreti ve öfkesiyle büyüyordu. Dünya büyüdükçe duygular ve insanlık küçülüyor, yaşam yok oluyordu. Güzellikler tutunamıyordu.
Uzaktan tanıdığı küçücük bir kızın güzelliğini düşündü Selim. "Ben artık acının ve ölümün değil, umutların ve yaşamın öyküsünü yazmak istiyorum" dedi bir kez daha. Yaşam zincirini kurmayı bir türlü becerememiş dünyada ölüm acısının düştüğü yerde ne kadar sonsuz olduğunu hatırladı. Duyguların merkezinde olanların yangının ateşine dayanabilmelerinin, iyileşmelerinin, artık asla eskisi gibi olmayacak yaşama dönebilmelerinin ne kadar zor olduğunu düşündü. Keşke ölüm acısını iyileştirebilecek bir ilaç olsaydı. Selim, Selman'ın başına bir şey gelmesinden ölecek gibi korktuğu ilk yıllardan başlayarak aramış, böyle bir ilaç bulamamıştı. Uzaktan tanıdığı o küçücük kız da büyük yüreği ve ince bir sızı gibi yakalayan şiirleriyle ona umut vermişti. Ama kendi güzelliğinin geleceğini koruyamamıştı. Gözlerindeki yaşları fark edince ateşin düştüğü yeri düşünüp büyük bir çaresizlik hissetti Selim. Bugün sokaklara çıkmak onu avutamazdı. Çiçeklerin güzelliğini görüp anlayacak, onların gelecegini koruyabilecek bir dünya bulunabilmesini diledi. Perdeleri bile açmadan sessizce oturup yaşamın yeniden akmaya başlamasını umarak bekledi. Güllerin duygularının şiirlerle insanlara taşınabilmesini, insanlığın şiir olup dünyayı ele geçirmesini diledi.
3 Şubat 2019 Pazar
Bir Genç Kızın Yalnızlık Defteri
Geçmiş gittikçe geçmişte kalıyordu ve geçmişi karanlığa ve sislere gömüldükçe Selim geleceğinin de yok olmakta olduğunu görüyordu. Yakınındakiler uzaklaştıkça daha eskilere yöneliyordu ve uzaktayken hep yakın kaldıklarını sandıklarının yanlarına gidince çok uzaklaşmış olduklarını anlıyordu. Zor geçen yıllarında pek az dostundan gerçek bir ilgi görmüştü. Tüm arkadaşları onu büyük dostça karşılıyorlardu. Yakışıklılığının durduğunu ama yaşama gücünün ve kendine güveninin zayıfladığını görünce kimi gözündeki gizli sevinci gizlemeye çalışıyor, kimi üzülse bile gerçek bir ilgi göstermenin getireceği yüklerden çekindiği için uzak duruyordu. Tuhaf bir yalnızlık tarihi olmuştu Selim'in. Kızların gözü üzerinde olduğu için erkekler, kendilerine ilgi göstermiyor diye kızlar ona uzak duruyorlardı. Selman'ın yolundan gidip diğerlerinden farklı olmaya başladığında yalnızlık nedenlerine bir de korku eklenmişti. Onunla yakın olurlarsa başlarının belaya girebileceğinden korkuyorlardı. Melda farklı mıydı, yoksa yaşamdan ve olup bitenlerden bir tehlike varsa bile göremeyecek kadar uzak mıydı? Selim bilmiyordu ama aralarındaki yakınlığın anlamına ve güzelliğine inanmaktan vazgeçmek istemiyordu. Melda onun yaşama nedeni olarak kalacaktı.
Selim yine sıkıntılar içinde sokakta dolaşırken eski bir arkadaşına rastladı. Çok gerilerde kalmıştı, bir zamanlar aynı sınıftaydılar. Selim'in Selman'ın okulu nedeniyle başka bir kente taşınmalarından önce gitmekte olduğu okulun en güzel kızlarından biriydi. Şiir gibiydi ve konuşurken her sözünde ve hareketinde yeni şiirler oluyordu. Odayı ve evreni gözlerinden ve sesinden yayılan ışıkla dolduruyordu. Selim onu dinlemeye, ona bakmaya doyamıyordu. Kerem'in Aslı'sıydı. Gerçeğin özüydü, tanıdığı en güzel kızlardan biriydi. Kerem'in Aslı'sı olmasa, Selim onda kendi aslını bulmak isterdi. Önce Aslı gördü Selim'i, büyük bir sevinçle parladı gözleri. Sonra Selim aynı sevinçle kucakladı Aslı'yı. Gözlerindeki ışıklar ve bedenlerinin sıcaklığı buluştu.
"Ne uzun zaman oldu" dedi Aslı. "Neler yaptın, iyi misin?"
"İyiyim," dedi Selim. Ayrıntılardan söz etmek istemiyordu. "Sen ne yaptın, tiyatro sahnelerinde seni az aramadım, yurtdışına mı gittin yoksa?" diyerek bilgi almaya çalıştı. Onun yeni bir Yıldız Kenter olabileceğini düşünmüştü hep Selim. Yaşamı ve doğayı buluşturan oyunlarda bedeninin hareketleri, yüzünün anlamı ve sesinin tonlarıyla yeni anlamlar ve güzellikler yaratarak sahnelerde yaşayabileceğine inanmıştı. Okuldan bir öğretmenin yaklaşımı yüzünden ayrılmak zorunda kalarak farklı bir gelecek bulduğunu öğrenince çok şaşırdı.
Yılmaz Hanım'dan Selim de ders almıştı ve konuları iyi öğretmesine rağmen onu pek sevememişti. İnsanlarla uğraşarak onları üzmeyi çok seviyordu Yılmaz Hanım ve bu aslında bir öğretmen için hiç de kabul edilebilir bir özellik değildi. Dersle ilgili pek sorunu olmadığı halde zaman zaman Selim'le de uğraşmıştı Yılmaz Hanım ve bir insanın başka bir insana neler yapabileceğini Selim'e gösteren ilk örneklerden biri olmuştu. Olumlu yanlarını görmeye, daha iyi öğretmek ve gelişmelerine katkı sağlamak için böyle yaptığını düşünmeye, buna inanmaya, yanlış davranışlarının arkasında onu haklı gösterebilecek nedenler bulmaya çalışmıştı. Başka bir kente giderek okuldan ayrılmasından sonra da Yılmaz Hanım'ı bir daha düşünmemişti.
"Nasıl böyle bir şey yapar? Sonuçta bilmediğin, yapamadığın bir ders değildi."
"Aslında ikmale bırakıp geçmek için kızından ders alınmasını istiyormuş. Ama benimle uğraşmasında biraz farklı bir nefret vardı sanki."
Yılmaz Hanım'ın dünyasını pek bilmese de, onun için de üzülmekten kendini alamıyordu Selim. Onun tümüyle insanlardan uzak ve yalnız bir insan olduğunu sanıyordu. Bir kızı olması, kızına ders verilmesi için çaba harcaması Selim'e şaşırtıcı geliyordu. Yılmaz Hanım'ı çıkar ilişkilerinin sıradan bir parçası olarak düşünemiyordu. Genç ve güzel öğrencisini kıskanan bir öğretmen olarak da düşünemiyordu. Kafasındaki Yılmaz Hanım, yaşadığı sorunlarla sertleşmiş, teni ve ruhu yaşamla kırışıp koyulaşmış, dünyaya karanlık gözlüklerin ardından bakarak ancak çok yakınında olanları görebilen, bunun verdiği yalnızlığın altında ezilen bir kadındı.
"Neler yaptın sonra?" diye sordu Aslı'ya.
"Başka okula gidip bitirdim, üniversite de okudum ama çalışamadım. Ailemizde hastalar vardı. Onlara bakmak zorunda kaldım. Şimdi teyzemle oturuyorum. Çok yaşlandı. Kimseyi tanımıyor, beni de. Ne yapabilirim? Onunla konuşuyorum, annemi anlatıyorum. Rahatlatmaya, yaşatmaya çalışıyorum."
Gözünün önünde bir başka resim belirdi Selim'in. Aslı yaşamı boyunca yalnızlık defterinin sayfalarını günlükleriyle doldurmuyordu. Kerem'le buluşuyordu. Birbirlerine mutluluk ve özgürlük veriyorlardı. Aslı tüm bilgisini ve bilincini dünyayı tiyatronun gözleriyle görebilmek için ediniyor ve geliştiriyordu. Kerem'in Aslı'sı oluyor ama sahnede Selim'in öyküsünü anlatıp oynuyordu. Dünya Aslı'yı ve Selim'i, dünyayı ve evreni bambaşka ve yepyeni gözlerle görmeye başlıyordu. Belki böyle olabilse, Yılmaz Hanım'ın da yaşamın pişmanlıklarıyla birikip sonsuza dek üzerinde kalmak üzere yerleşmiş acıları da hafiflemeye başlayacak, bulunduğu ve gideceği evrenlerde sonsuza dek taşıyacağı yükler azalabilecekti.
"İşte böyle bir öykü oldu benimki" dedi Aslı.
Ayrılırken yeniden kucaklaştılar. Selim Aslı'ya Kerem'i sormak istemedi. "Güzel bir masalın aslı mı, Kerem'in
Aslı'sı mıydın sen?" demedi.
Orhan Elmas, Kerem İle Aslı, 1971, http://www.sinematurk.com/film/4570-kerem-ile-asli/
Women Writers of Turkey, http://en.writersofturkey.net
Güzide Sabri Aygün (1886-1946), Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi (Abondened Documents of a Dead Woman, 1905), http://en.writersofturkey.net/index.php?title=G%C3%BCzide_Sabri
Ercan Kesal, Eski Bir Gazetecinin Evrak-ı Metrukesi, http://www.ercankesal.com/eski-bir-gazetecinin-evrak-i-metrukesi/
Selim'in Öyküleri, http://seliminoykuleri.blogspot.com/2016/11/selimin-oykuleri.html
Selim yine sıkıntılar içinde sokakta dolaşırken eski bir arkadaşına rastladı. Çok gerilerde kalmıştı, bir zamanlar aynı sınıftaydılar. Selim'in Selman'ın okulu nedeniyle başka bir kente taşınmalarından önce gitmekte olduğu okulun en güzel kızlarından biriydi. Şiir gibiydi ve konuşurken her sözünde ve hareketinde yeni şiirler oluyordu. Odayı ve evreni gözlerinden ve sesinden yayılan ışıkla dolduruyordu. Selim onu dinlemeye, ona bakmaya doyamıyordu. Kerem'in Aslı'sıydı. Gerçeğin özüydü, tanıdığı en güzel kızlardan biriydi. Kerem'in Aslı'sı olmasa, Selim onda kendi aslını bulmak isterdi. Önce Aslı gördü Selim'i, büyük bir sevinçle parladı gözleri. Sonra Selim aynı sevinçle kucakladı Aslı'yı. Gözlerindeki ışıklar ve bedenlerinin sıcaklığı buluştu.
"Ne uzun zaman oldu" dedi Aslı. "Neler yaptın, iyi misin?"
"İyiyim," dedi Selim. Ayrıntılardan söz etmek istemiyordu. "Sen ne yaptın, tiyatro sahnelerinde seni az aramadım, yurtdışına mı gittin yoksa?" diyerek bilgi almaya çalıştı. Onun yeni bir Yıldız Kenter olabileceğini düşünmüştü hep Selim. Yaşamı ve doğayı buluşturan oyunlarda bedeninin hareketleri, yüzünün anlamı ve sesinin tonlarıyla yeni anlamlar ve güzellikler yaratarak sahnelerde yaşayabileceğine inanmıştı. Okuldan bir öğretmenin yaklaşımı yüzünden ayrılmak zorunda kalarak farklı bir gelecek bulduğunu öğrenince çok şaşırdı.
Yılmaz Hanım'dan Selim de ders almıştı ve konuları iyi öğretmesine rağmen onu pek sevememişti. İnsanlarla uğraşarak onları üzmeyi çok seviyordu Yılmaz Hanım ve bu aslında bir öğretmen için hiç de kabul edilebilir bir özellik değildi. Dersle ilgili pek sorunu olmadığı halde zaman zaman Selim'le de uğraşmıştı Yılmaz Hanım ve bir insanın başka bir insana neler yapabileceğini Selim'e gösteren ilk örneklerden biri olmuştu. Olumlu yanlarını görmeye, daha iyi öğretmek ve gelişmelerine katkı sağlamak için böyle yaptığını düşünmeye, buna inanmaya, yanlış davranışlarının arkasında onu haklı gösterebilecek nedenler bulmaya çalışmıştı. Başka bir kente giderek okuldan ayrılmasından sonra da Yılmaz Hanım'ı bir daha düşünmemişti.
"Nasıl böyle bir şey yapar? Sonuçta bilmediğin, yapamadığın bir ders değildi."
"Aslında ikmale bırakıp geçmek için kızından ders alınmasını istiyormuş. Ama benimle uğraşmasında biraz farklı bir nefret vardı sanki."
Yılmaz Hanım'ın dünyasını pek bilmese de, onun için de üzülmekten kendini alamıyordu Selim. Onun tümüyle insanlardan uzak ve yalnız bir insan olduğunu sanıyordu. Bir kızı olması, kızına ders verilmesi için çaba harcaması Selim'e şaşırtıcı geliyordu. Yılmaz Hanım'ı çıkar ilişkilerinin sıradan bir parçası olarak düşünemiyordu. Genç ve güzel öğrencisini kıskanan bir öğretmen olarak da düşünemiyordu. Kafasındaki Yılmaz Hanım, yaşadığı sorunlarla sertleşmiş, teni ve ruhu yaşamla kırışıp koyulaşmış, dünyaya karanlık gözlüklerin ardından bakarak ancak çok yakınında olanları görebilen, bunun verdiği yalnızlığın altında ezilen bir kadındı.
"Neler yaptın sonra?" diye sordu Aslı'ya.
"Başka okula gidip bitirdim, üniversite de okudum ama çalışamadım. Ailemizde hastalar vardı. Onlara bakmak zorunda kaldım. Şimdi teyzemle oturuyorum. Çok yaşlandı. Kimseyi tanımıyor, beni de. Ne yapabilirim? Onunla konuşuyorum, annemi anlatıyorum. Rahatlatmaya, yaşatmaya çalışıyorum."
Gözünün önünde bir başka resim belirdi Selim'in. Aslı yaşamı boyunca yalnızlık defterinin sayfalarını günlükleriyle doldurmuyordu. Kerem'le buluşuyordu. Birbirlerine mutluluk ve özgürlük veriyorlardı. Aslı tüm bilgisini ve bilincini dünyayı tiyatronun gözleriyle görebilmek için ediniyor ve geliştiriyordu. Kerem'in Aslı'sı oluyor ama sahnede Selim'in öyküsünü anlatıp oynuyordu. Dünya Aslı'yı ve Selim'i, dünyayı ve evreni bambaşka ve yepyeni gözlerle görmeye başlıyordu. Belki böyle olabilse, Yılmaz Hanım'ın da yaşamın pişmanlıklarıyla birikip sonsuza dek üzerinde kalmak üzere yerleşmiş acıları da hafiflemeye başlayacak, bulunduğu ve gideceği evrenlerde sonsuza dek taşıyacağı yükler azalabilecekti.
"İşte böyle bir öykü oldu benimki" dedi Aslı.
Ayrılırken yeniden kucaklaştılar. Selim Aslı'ya Kerem'i sormak istemedi. "Güzel bir masalın aslı mı, Kerem'in
Aslı'sı mıydın sen?" demedi.
Orhan Elmas, Kerem İle Aslı, 1971, http://www.sinematurk.com/film/4570-kerem-ile-asli/
Women Writers of Turkey, http://en.writersofturkey.net
Güzide Sabri Aygün (1886-1946), Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi (Abondened Documents of a Dead Woman, 1905), http://en.writersofturkey.net/index.php?title=G%C3%BCzide_Sabri
Ercan Kesal, Eski Bir Gazetecinin Evrak-ı Metrukesi, http://www.ercankesal.com/eski-bir-gazetecinin-evrak-i-metrukesi/
Selim'in Öyküleri, http://seliminoykuleri.blogspot.com/2016/11/selimin-oykuleri.html
Etiketler:
Aslı,
Fatma Girik,
Güzide Sabri Aygün,
kadın,
Kadir İnanır,
Kerem,
Orhan Elmas,
Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi,
Selim,
Sinema,
tiyatro,
Women Writers,
yazar,
Yıldız Kenter
22 Aralık 2018 Cumartesi
Selim'in Küçücük Öyküleri
Beklenmedik zamanlarda ve olmadık yerlerde aklına geliveren küçücük öyküleriyle başa çıkabilmek için Selim bir türlü bir çözüm bulamamıştı.
Böyle durumlarda her defasında Nâzım'ın üzerine şiir yazdığı yeni beyaz pantolonunu düşünerek gülümsüyordu. Öykücükleri genellikle eline geçen küçücük kâğıtlara not alıyor, bazen de eğer bilgisayara yeterince yakınsa doğrudan paylaşıveriyordu. Öykücükleri kumsalda uçsuz bucaksız uzanan kumların üzerine atılan küçük cam taneleri gibi kayboluyordu. Daha sonra onları kendisi bile bulamıyordu.
Küçücük öyküleri için bir yer bulmaya çalıştı. Onların uzayda ve zamanda yok olmasını istemedi. Küçücük öyküler için küçücük bir öykü yazdı. Küçücük öykülerini gelecekteki Selim'e, onları Küçücük Öyküler küçük öyküsüne eklemesini umarak emanet etti. İlk küçücük öyküleri böylece gönderdi.
Selim'in Küçücük Öyküleri
https://www.facebook.com/mehmetarat2000X/
Etiketler:
beyaz pantolon,
cam,
kağıt,
kum,
küçücük öykü,
küçük öykü,
nazım,
Nazım Hikmet,
öykü,
Selim,
şiir
14 Aralık 2018 Cuma
Selim'in Nitelikli İlişkileri
İçeriye girdiği sırada gözü bir kadına takılmıştı Selim'in ve kadın bunu hemen görmüştü. Işık'la Melda'yı, Sima'yla genç Işık'ı andıran temiz ve aydınlık bir yüzü vardı. Gözlerindeyse gizleyemediği bir yıpranmışlık ve yorgunluk okunuyordu. Selim bir masa seçip oturduğu anda kadın da gelip karşısındaki koltuğa oturdu.
"Bana bir içki ısmarlarsın, değil mi?" diye sordu.
"Fazla kalmayacağım" dedi Selim. "Belki bir başka masaya gitseniz daha iyi olur."
Selim'in düzgün ve saygılı konuşması kadını masaya ve Selim'e iyice bağlamıştı.
"Yok" dedi. "Ben burada, seninle oturmak istiyorum. Seviyesiz ve paralı adamlardan bıktım. Bir gece olsun karşımda temiz ve güzel bir yüz görmek istiyorum."
Selim'in canı sıkılmıştı. Kadını kırmak istemiyordu. Çok bunaldığı, değişik bir ortamda biraz kendini avutmak, Melda'yı ve Işık'ları ve Sima'yı unutmak istediği için yalnızca bir bardak bira içip kalkmak üzere uğramıştı. Kimseyi dinleyecek ya da kimseyle konuşacak hali yoktu. Öte yandan, ekonomik açıdan durumu da bir türlü düzelmiyordu.
"Size bir şey ısmarlayacak param yok" dedi Selim açıkca.
"Sorun değil güzelim" dedi kadın. "Ben ısmarlarım sana. Burada o kadar da sözüm geçiyor. Kimse bir laf söyleyemez bana."
Selim artık genç bile değildi ama kadın ona adeta ilk deneyimini yaşamak için gelmiş bir çocukmuş gibi davranıyordu. Kadınsa Selim'den epey genç görünüyordu. Ama gözlerine bakılırsa, yaşadığı çevrelerde geçirdiği her yıl en az on yıllık yaşam deneyimi kazandırmış olmalıydı ona. Selim yine bir deneme yapıp kendisini ya da kadını uzaklaştırmaya çalıştı.
"Aslında gitmem gerekiyor, hızlıca bir bira içip kalkacaktım. Hatta hemen kalksam daha iyi olur."
Kadın çabucak bir bira içip kalkmak üzere gelmiş olmasını pek de inandırıcı bulmadığını belli eden bakışlarla Selim'e baktı. Tartışmak, uzatmak istemedi. Galiba tek istediği, bir süre Selim'in yüzündeki ve gözlerindeki temizlikle oturabilmek, o çocukça gülümseyişini görebilmekti. Garsona adıyla seslenip iki bira istedi. Selim'e de merak etmemesini, birasını bitirince hemen kalkıp gidebileceğini, hesabı da kendisinin ödeyeceğini söyledi. Biralar gelince ilk yudumu aldıktan sonra Selim'in iyiliğine kadeh kaldırdı.
"Sağlığına" dedi. "Ankara'ya geldiğim yıllarda yaşamımda senin gibi biri olsa, geleceğim bambaşka olurdu" dedi.
Selim içinde büyük bir acı hissederek gülümsedi. Çevresindeki kimseye bir güzellik verememiş, herkes için yalnızca boş bir hayal olabilmişti. Kendisine güvenenlerin umutlarını boşa çıkarmıştı. Bunda kendi hatası çok fazla değildi. Annesinin ya da babasının, Selman'ın, Işık'ın, Aygün Abi'nin, abisinin diğer arkadaşlarının, sonra Selim'in kendi arkadaşlarının, kimsenin pek bir hatası yoktu. Hepsi kendi yaşam yolcuğunu kendisi ve çevresi için en iyi olacak şekilde planlamaya ve yapmaya çalışmıştı. Ama yolculukları istedikleri gibi uyumlu ve güzel olamamıştı. Selim Selman'ın babasıyla çatışmalarını gördükçe çok yıpranmıştı. Annesiyle babasının arasındaki sorunlar büyüyünce korkmuştu. Dışarıda herkese ve birbirlerine karşı normal görünen ve herkesin övgüyle söz ettiği Ayten Hanım'la Ahmet Bey'in, eve geldiklerinde Selim orada yokmuş gibi kavga etmeleri her geçen yıl biraz daha sık yaşanan bir acı olmuştu. Selim büyüdükçe Selman'ın niçin evden uzak durduğunu anlamaya başlamıştı. Gidecek başka yeri olmadığı için Selman'In peşinden gitmişti. Selim'in ve Selman'ın ayrılışları, evde tümüyle yalnız kalan annelerinde ve babalarında büyüyen yaralar açmıştı. Ölümcül darbelerden ilkini Selman'ın, ikincisiniyse Selim'in yokluğu vurmuştu. Çocukları onlardan ayrılmıştı. Onlar aynı evin içinde birbirlerinden ayrılmıştı. Selman Selim'in dünyasından ayrılmıştı. Selim'in yokluğu çok uzun sürmüştü. Anneleri ve babaları yaşama geri dönememişlerdi. Selim çocukluğunun geçtiği eve döndüğünde artık yapayalnız kalmıştı. Melda ve Işık artık umut olamıyordu. Sima ve genç Işık ile yaşama tutunmaya çalışmıştı. Genç Işık'ın da erken ayrılışı ölümcül bir darbe vurmuştu. Bir Işık daha kaybetmek istemiyordu, yeniden başlamak istemiyordu, umut varsa bile onu yeniden aramak istemiyordu. Bulunmuş bir umutla yaşayacak gücü bile yoktu. İnsanlığa inanıyordu. Yaşam doğrunun, iyinin ve güzelin yolunu bulacaktı. Selim'inse gidebileceği ne eski, ne de yeni bir yol kalmamıştı. Çocukluğunun küçük evine sığınmış, bekleme odasında durmuş, yolların yapılmasını bekliyordu. Selim'in Ankara'ya geldiği yıllarda çevresinde bambaşka yollar vardı. Yollarda ışıklar ve umutlar vardı.
"Benim Ankara'ya geldiğim yıllarda çevremde çok güzel insanlar vardı ama hiçbiri benim için bir gelecek olamadı" dedi. "Sen de çok güzelsin ama daha önce karşılaşmış olsak bile ne yazık ki bizim de bir geleceğimiz olamazdı."
"Hep böyle karamsar mısın?"
"Karamsar değildim. Yaşamımda biraz fazla karanlık oldu. Yapmak istediklerimi doğru yapamadım, beceremedim, güvendiğim kişilerin de başaramadığını, hatta beni kandırdıklarını gördüm. Yaşamım yıkıldı. Yeniden yapmanın bir yolunu da bulamadım."
"Dişi kuşa şans vermezsen yuvanı yapamazsın ki" diyerek güldü kadın. "Bak bana izin var, iki günde yapayım senin yuvanı, bir anda değiştireyim yaşamını."
Kadın bunları gülerek söylüyordu ama Selim onun gözlerindeki büyük acıyı da görüyordu. Yaşam çok zordu ve köprünün üzerinde ancak çok ince pamuk ipliklerine tutunarak yürüyebiliyordu insanlar. Selim başkalarının yaşamla bağlarını koparmaktan çok korkuyordu.
"Ne güzel" diye mırıldandı. "Umutla bakabiliyorsunuz yaşama, bana güç veriyorsunuz, keşke bir yolu olsaydı da yapabilseydiniz ikimiz için bir yuva."
Kadın bir kahkaha attı.
"Senin çok hoş bir delikanlı olduğunu anlamıştım zaten" dedi. "Hadi şimdi git. Senin gibilerin çok işleri olur. Git yap işlerini. Ne işe yarayacaksa artık. Git yap bakalım. Belki bir gün bir işe yarar yaptıkların gerçekten."
"Sizin bu gülüşünüz kadar yaşam sevinci verecek bir şey yapmam çok zor" dedi Selim.
Eve dönerken Selim "seviyesiz ve paralı adamlardan" bıkmış kadının aradığı düzeyli bir ilişkinin nasıl gerçek olabileceğini düşünüyordu. İyi bir ilişki için öncelikle iyi bir mahallede oturmak mı gerekirdi? Peki iyi bir mahallede oturmak yeterli miydi? Aynı mahallede oturan herkes, aynı düzeyde miydi? Peki iyi bir yerde yaşayan, iyi eğitim görmüş kişiler; iyi ilişkiler mi yaşıyorlardı? Selim yaşamdan hep uzak kalmıştı. Yine de yakın arkadaşlarından gördüğü kadarıyla, hiç de daha iyi değildi iyi bir yerde yaşayan ve iyi eğitim görmüş ve çok nitelikli ve düzeyli görünen kişilerin ilişkileri.
Nitelikli ilişkiler niçin kurulamıyor ve korumamıyordu? Selim Melda'yla olan yakınlığına çok güvenmişti. Yine de emin olamıyordu, eğer sürekli birlikte olabilme şansını yakalayabilselerdi ilişkilerinin dengesini hep koruyarak sürebileceğinden. Sima ya da Işık'lardan birine benzeyen bir başkasıyla kurulabilecek gerçek bir ilişki hakkındaysa, o kadar bile bir fikri yoktu. Sanki atılan zarlarla belirlenecek sayıda atılacak zarlarla belirleniyordu gerçek bir ilişkinin hangi yollardan geçerek nasıl yaşamlara ve sonlara evrilebileceği.
"İnsanlar arasında nitelikli ilişkiler kurulamıyor çünkü toplumsal ilişkilerin geneli nitelikli değil" diye düşündü Selim. Nitelikli ilişkiler vardı ama çok azdı, çok zor kurulabiliyor ve çoğalabiliyor, çok kolay dağılıp yok oluyorlardı. Adeta okyanusa damlatılan renkli ve ışıklı güzellikler gibiydiler. Suyla buluştukları anda seyrelmeye başlıyorlar, renklerini ve ışıklarını yitirerek suyun içinde kayboluyorlardı. Galiba renkleri ve ışıkları birbiriyle buluşturan nitelikli bağlar kurmak gerekiyordu. En azından birbirlerinin ellerini tutabilsinler, renklerin ve ışıkların sonsuzluğunda kaybolmasınlar, sonra çevrelerindekilerin ellerini tutarak nitelikli ilişkiler zincirini her yana götürebilsinler, doğayla ve evrenle dost bir nitelikli ilişkiler ağı oluşturabilsinler diye. Selim kendi ağının başlatıcısının Selman değil de Işık olmasını çok isterdi. Işık'ın iki yeni damlası olarak, Melda'yla birlikte onun ilk ikili halkası olmayı çok isterdi. Sonra Melda'yla birlikte genç Işık'lar ve genç Selman'lar bulabilmek isterdi. Her yeni damlanın, önceki damlalardan aldıklarıyla daha parlak olmasını, nitelikli ilişkilerin böylece dalga dalga yayılabilmesini umardı.
"Böylece kurulabilir mi nitelikli ilişkiler?" diye düşündü. "Böylece basit ve birdenbire. İnsanlar iyi ve sırf insanlar istiyor diye."
Evrenin ve toplumların yasalarını daha iyi anlamaya çalışmış, biraz anlayabilmiş, gizli ilişkileri çözmeyiyse pek becerememişti. Bildiği bir gerçek varsa, insanlar değişmesini istiyor diye hiçbir gerçeğin kendiliğinden değişmediğiydi. Doğa da toplum da, kendi dinamikleriyle, bazen hızlı bazen yavaş, bazen ileriye bazen geriye bazen sağa bazen sola bazen aşağıya bazen yukarıya bazen saat yönünde bazen saatin ters yönünde ama sürekli hareket ediyorlardı. Çünkü hareket ediyorlardı ve bir dış güç onları durdurana kadar hareket edeceklerdi. Çünkü yaşıyorlardı ve ölene kadar yaşayacaklardı.
Eve geldiği sırada telefonu çaldı. Bilinmeyen numaranın kimin olduğunu kadın konuşmaya başladığında önce anlamadı.
"Hayatım, numaramı bile sormadın, dikkatli olup senin numaranı ben bakıp almasam, kimbilir ne zaman görüşebilecektik? Numaramı kaydet ve müsait olunca beni hemen ara. Birbirimizden kopmayalım. Ben Işık."
Neredeyse "Sen de mi Işık'sın?" diye soracaktı Selim ve son anda "Sen... Işık, tamam kaydediyorum" diyebildi.
Yeni Işık'ın numarasını, Selman'ın Işık'ıyla genç Işık arasında bir ad vererek ekledi. Işığın mucizeleri hiç bitmiyordu. Karanlığın öfkesi kadar güçlü ve ölümsüzdü.
18 Kasım 2018 Pazar
Selim'in Aynası
Selim uyanıp yüzünü yıkamak için banyoya gidince inanılmaz bir güzellikle karşılaşarak şaşırdı. Karşısında daha önce gördüğünü hiç sanmadığı, ışıltılı ve dolgun saçları gizemli yüzünü çevreleyerek biçimli omuzlarına inen, bedeninin her noktası sanki Selim dinlesin, görsün, koklasın, tatsın ve dokunsun diye yaratılmış olağanüstü bir kadın vardı. Selim baktıkça onun sıcaklığını hissediyordu. Gözleri soldan sağa, yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı ve beklenmedik hareketlerle rastgele dolaştıkça gözlerine inanamıyordu. Yaşamı boyunca karşısına çıkmış tüm Melda'lardan ve Işık'lardan daha güzeldi. Kusursuzdu.
Aynaya yaklaştığında şaşkınlığı daha da arttı. Kadın bir anda karşısında belirmişti ve önünden çekilmiyordu. Kendine güvenen, rahat bir duruşu vardı ve doğrudan Selim'in gözlerinin içine bakıyordu. Selim yıllardır yaşamamış olduğu bir heyecanı yeniden duydu. Eskiden bu kadını çok yakından tanımış, sonra bir daha hiç görmemiş olabileceği duygusuna kapıldı. Selim'in çocukluktan çıkmakta olduğu dönemlerde babası evin banyosunu yenilemişti. Tadilatı yapanların önerisi üzerine, derinlik duygusu vererek banyoyu geniş göstermesi için adeta boy aynası kadar büyük bir ayna konmuştu. Selim geceleri ve gündüzleri evde Işık'la yalnız kalarak birlikte bu aynanın karşısına geçmek için fırsat bulduğunda az hayal kurmamıştı. Ayna onun düşlerini saklayabilmiş olsa başından sonuna izlemek isterdi.
Selim'in düşleri aynanın tanık olduklarının pek küçük bir bölümüydü. Abisi Selman belki de onun düşlediklerinin bir bölümünü gerçekten yapabilmişti. Ayna tüm yaşamlarının izleyicisi olmuştu. Selman evden uzaklaştıkça babası ve annesinin arasında önceden de var olan sorunlar çoğaşıp büyümüş, gittikçe uzayan ve sertleşen kavgalar başlamıştı. Selman tamamen gittiğinde hiç değilse Selim'in yanlarında kalması için yalvarmışlardı. Ama Selim kendisine ve Selman'a ihanet edemezdi. Işık'a olan büyük aşkını bile abisinden gizlemiş, kahramanca kalbine gömmüştü. Hep başka bir Işık bulmayı ummuş, sonra Melda'yı sevmiş, kavuşamamıştı. Hep inandıklarının peşinden gitmişti.
Aynanın içindeki kadın yüzüne ve bedenine dokunmaya başlayınca Selim neler yaşadığını önce anlayamadı. Kadın kendini tanımak istiyor gibiydi. Aradaki cama yaklaşıyor ve uzaklaşıyordu, dudaklarıyla olmayan birini öpüyor, elleri teninin istediği okşayışları bedenine ve Selim'e taşıyordu.
Aynı anda aynı duygularla ürperdiklerine Selim'in kuşkusu yoktu. Kadın aynanın içinde, Selim'se dışındaydı. İkisi de çok yalnızdılar. Dokunuşları onları çoğaltıyor, soluklarını hızlandırıyor, tenlerini ısıtıyor, umulmadık yolculuklara çıkarıyordu. Gerçekleşmesinin pek kolay olmadığını bilseler de, ikisi de günün birinde birbirleriyle ya da bir başkasıyla bütünleşebilmeyi umuyorlardı.
Selim kadının aynanın arkasındaki bulanık yüzüne dikkatle bakarak onu daha iyi görmeye çalıştı. Tanıdık geliyordu. Selman'ın içten ve güzel yüzünü biraz hatırlatıyordu.
Selim'in Öyküleri, http://seliminoykuleri.blogspot.com/2016/11/selimin-oykuleri.html
19 Eylül 2018 Çarşamba
Selim'in Mustafa'ları
Selim evde bulduğu bir kâğıt parçasında bir zamanlar "BEŞ MUSTAFA" başlığıyla almış olduğu notları okudu.
"Bunu kesin olarak bilmem çok zor ama tanıdığım ilk Mustafa, sarı saçlı bir çocuk olmalı. İlkokulda öykülerini duymaya, okumaya başladığım, kızkardeşiyle kargaları kovalayan küçük bir çocuk. Adına sonradan Kemal eklenen, kendi öyküsünü yazmakla yetinmeyip tarihte de unutulmaz izler bırakan bir 20. yüzyıl insanı.
İkinci Mustafa, çok sevdiğim iki büyük kadının sevgisiyle gördüğüm Hazreti Muhammed Mustafa olmalı. Yaşamı boyunca bir karınca bile ezmediği söylenen bir büyük insan. Dünyanın inanarak, severek ve yardım ederek anlam kazandığını gören ve gösteren; insanın önüne karanlık geçmişlerden kurtulmanın, ışığın ve anlayışın yollarını açmaya çalışan bir büyük insan.
İz bırakan üçüncü Mustafa'yı bana onu düşünceleriyle etkilemiş olan Şeyh Bedreddin tanıttı. İnsana ve doğaya yakınlığını, güzelliklere inancını, haklıyı korumak için kararlılığını hissettim.
Gençliğini ilerici düşüncelerin yükseldiği ve gençliğin olaylı yıllarla başa çıkmaya çalıştığı dönemlerde yaşamış bir abim olmasa, sözünü edeceğim dördüncü Mustafa'nın adını bile duymamış olabilirdim. Anlamı boşaltılan ve çarpıtılan sözcüklerle küresel bir kutuplaşmanın yaşandığı o dönemde, toplumcu anlamına gelen komünist sözcüğünün niçin böylesine hedefe konduğunu anlamakta güçlük çektim. Karadeniz'de bir teknede öldürüldüğü söylenen o Mustafa yaşasa, Türkiye'nin ve dünyanın nasıl bir geleceği olurdu?
Bu yazıdaki son Mustafa, Türkiye'nin bilgiye giden yollarına katkısı olmuş, romanı da yazılmış bir bilim insanı.
Doğunun ve batının, kuzeyin ve güneyin, geçmişin ve geleceğin kesişme noktasındaki Türkiye; beş Mustafa'yı buluşturup aydınlık bir geleceğe yürüyebilir mi?"
Yine kendini çok kötü hissetti. Selim artık yaşamaya katlanamıyordu. Bir zamanlar Selman'ı ve Işık'ı düşünmek bile ona umut verirdi. Işık'ı abisinin arkadaşı olarak tanımış ve önce hayran, sonra âşık olmuştu. Selman ve Işık'ın yakınlığını anladıkça aşkını içine gömmüştü. Bir gün kendi ışığını bulabilmeyi dilemiş, sonra Melda'yı bulmuş ama kavuşamamıştı. Aşkından geriye tek bir gün kalmıştı. "Selman bu yazdıklarımı okusa ne düşünürdü?" diye mırıldandı. Selim'e Mustafa'ların birini annesiyle anneannesi, birini babası ve ilk öğretmeni tanıtmıştı. Şeyh Bedreddin'i ve diğer iki Mustafa'yı da abisinin kitaplarını karıştırırken tanımıştı Selim.
"Selman'ın yanımızda olduğu yıllarda İnternet olsaydı nasıl bir yaşamımız olurdu, dünya nasıl bir yola girerdi?" diye düşündü Selim, Mustafa İnan'la ilgili bilgileri taramaya çalışırken. Yaşamını insanlara adayan bilim ve sanat insanlarının, gücünü doğayı ve yaşamı korumak için kullanan tüm iyi insanların sayısı yeterince artabilse dünya bu halde olur muydu? Yaşamına parlayıp sönen bir an olarak giren genç Işık onu bu kadar çabuk bırakıp gider miydi? Geleceği aydınlatabilecek herkesi yitirdiğini sanan Selim, böyle koyu bir karanlıkta tutsak kalır mıydı?
"Bir ışık olmalı" diye düşündü Selim. "Mustafa'larda ve Mehmet'lerde, Ali'lerde ve Rıza'larda, Nâzım'larda ve Kemal'lerde, Aziz'lerde ve Oğuz'larda, Halide'lerde Sevgi'lerde Fürüzan'larda Pınar'larda Tezer'lerde Azra'larda Adalet'lerde ve herkeste. Bir ışık olmalı."
Perdeler kapalı, evin içi Selim'in düşünceleri kadar karanlıktı.
"Bir ışık olmalı" diye mırıldandı Selim. Güzel yüzler görebilmeyi umarak yine sokaklara çıktı.
Prof. Mustafa Inan'in hikayesi - Sunay Akin'in agzindan
Ufuk Özlü, 28 Ocak 2012, Prof. Mustafa Inan'in hikayesi - Sunay Akin'in agzindan.
Bütün Ömrünü Ülkesine Adayan Bir Bilim İnsanı: Mustafa İnan
Anıl Göç (Onedio Editörü), 9 Ağustos 2016
Türk Edebiyatı'nı etkileyen 40 kadın yazar
http://www.harpersbazaar.com.tr/galeri/lifestyle/turk-edebiyatini-etkileyen-40-kadin-yazar/4
7 Temmuz 2018 Cumartesi
Selim'in İlk Traşı
Anılar geçmişten pek de güzel izler getirmiyordu Selim'e.
Bir cumartesi günüydü ve en kötüsü ya da en iyisi değildi yaşadığı cumartesilerin.
Gecenin bir saatinde dışarıdan gelen seslerle uyandı. Sert ve kötü değildi sesler. Gençler konuşuyorlardı. Seslerinde güzellik vardı. İyilik vardı. Umut vardı. Sessizlik vardı. Neşe vardı. Gelecek vardı.
Yıllardır haftaların ve sonlarının bir farkı kalmamıştı onun için. Gecelerin ve gündüzlerin, ayların ve onyılların uzaklığı kaybolmuştu. Yaşamı ve anıları arasındaki sınır belirsizleşmişti.
Bir cumartesi günüydü ve sabah erkenden kalkmıştı. Nedense aklına traş olmak gelmişti. Selman'ın aldığı ilk makineden sonra birkaç makinesi daha olmuştu. Bu kaçıncısıydı, hatırlamıyordu. Aklına neden traş olmak gelmişti, bilmiyordu. Sima'yı ya da Melda'yı görmeyi mi umuyordu? Yaşamdan böylesine koptuğunun görülmesinden mi korkuyordu? Makineyi prize takmıştı, çalışmamıştı.
Sokaklara çıkmak Selim'i rahatlatıyordu. İnsanları görmesini sağlıyordu. Yaşamın ve insanların içindeki iyiliğin bitmediğini, bitmeyeceğini gösteriyordu. Parasını idareli kullanması gerektiği için yürümeyi düşündü ama eskiden beri tanıdığı ve bazen para istemeden de ufak tefek sorunlarını çözen tamircinin küçük dükkânı çok uzaktı. Dolmuşa bindi. İçeride ve dışarıda Selim'in içinde yaşadığından çok farklı bir dünya vardı. Selim daha yerine oturmadan şoför gaza bastı. Selim cam kenarında oturan genç kızın üzerine düşmekten son anda kurtuldu. Kız dönüp ona baktı. Kulaklığından dışarıya taşan müziğin etkisiyle küçük hareketler yapıyordu. Selim kızın bakışlarındaki ilgiyi ve beğeniyi fark etti. Bir gün birlikte yürürlerken Selman "Kardeşim olmasan yüzünü dağıtırdım, ne bu böyle, kızların gözü hep senin üzerinde" demişti. Selim şaşırmıştı. Selman'a hayrandı. Kızların neden önce abisini görmediğini anlayamamıştı.
Dükkânın olduğu bölge çok kalabalıktı. Dünya, ülke ve kent eskisinden çok farklıydı. Her yerde, dünyanın her yerinden gelen insanlar vardı. Bazı yerler zenginlerin ve batılıların, bazı yerler yoksulların ve doğuluların uğrak yeriydi. İnsanların yüzlerinde, bakışlarında, yürüyüşlerinde, duruşlarında, eğilişlerinde, kalkışlarında, gülüşlerinde, susuşlarında, bağırmalarında, selamlaşmalarında, sarılmalarında, öpüşmelerinde, tutunuşlarında ve bırakışlarında geçmişlerinin ve kimliklerinin, yaşamlarının ve geleceklerinin izleri görülüyordu. Selim hissettiği acıların ve sorunların büyüklüğünün altında ezildi. Çocukların esmer yüzlerindeki acıları ve çocukça
sevinçleri gördükçe kahroldu. Düzen değişmemişti ve değişmiyordu. Selim gittiğinde tamirci namazdaydı. Sonra geldi. Makineye baktı, prize taktı, inceledi, biraz uğraştıktan sonra bir fiyat söyledi. Selim'in yüzü asılınca "Canın sağolsun abi" dedi. Selim "İnsanlık ölmemiş" diye düşündü ve utandı. Tamircinin işleri iyiydi. Epey uzun zamandır dükkânı vardı. Bir gün Selman'la birlikte gitmişler, abisi kaset teybini bırakmıştı. O zamanlar Adnan Usta babasının yanında çalışıyordu, kızıyordu, öfkeliydi. Selman'ın arada akıllıca ettiği sözleri duydukça iyice isyan ediyordu. Bir ara babasına karşı grev yapmaya kalkışıp epey sert bir tokat yemişti. Selim uzun dönüş yolunu acele etmeden, yavaş yavaş, sindire sindire yürüdü. Yerlere oturmuş küçük çocukların ve annelerinin gözlerindeki yalvaran çaresizliği gördü. Ne verecek parası, ne de verilen paraların onların yaşamlarını biraz olsun iyileştirebileceğine inancı vardı. Çocuklar ve gelecekleri ölüyordu. İnsanlık ölmemiş miydi? Selim iki hafta önce bir pazar günü bir okulun önünde rastladığı iki kızı düşündü. Uzaklardan gelmişlerdi ve evlerinin bahçesinde yetiştirdikleri sebzeleri satarak para kazanmaya çalışıyorlardı. Yüzleri aydınlık, gözleri kaygılıydı. Selim onlarla konuştuğunda insanlar arasındaki yakınlığa ve uzaklığa şaşırmıştı. Herkes aynı duygular ve düşüncelerle dünyaya bakıyordu. Yaşamları çok farklı nedenlerle belirlenip onları iki ayrı uç arasında bir yere savuruyordu. Kimisi cennetin bir katında yaşarken, kimisi cehennemin derinliklerinde bir gelecek arıyordu. Şaşılacak olan tümünün yaşadıklarını normal, değişmez görmesi ve böyle kabul etmesiydi.
Bir Pazar günü sabaha yakın bir saatte Selim, dışarıdan gelen seslerle uyandı. Son aylarda, son yıllarda ve son onyıllarda iyi uyuyamıyordu. Yaşamındaki kaygılar ve yalnızlık sürekli büyüyordu. Ölümcül düşüncelerden uzaklaşmak için başka sesler duyması, yeni yüzler görmesi, genç sözler dinlemesi gerekiyordu. Açık pencereden karşı apartmanın ışıklı odasının sesleri geliyordu. Gençler konuşuyorlardı. Seslerinde Selim'in çocukluğunun ve Selman'ın gençliğinin güzelliği vardı. Selman'ın Işık'a aşkı, Selim'in Selman'a hayranlığı, Işık'ın Selim'e sevgisi vardı. Gençler yaşlıların yorgunluğundan ve umutsuzluğundan uzak, konuşuyorlardı. Seslerinde güzellik vardı. İyilik vardı. Umut vardı. Sözleri duyulmuyordu. Yüzleri görünmüyordu. Aralarındaki çekim ve yakınlık, dokunuşlarla yükselen sıcaklık hissedilmiyordu. Evrenleri birleşmiyordu. Bir masada iki gençle oturan güzel kızın kendine güvenen ve sevilmenin gururuyla ışıyan bakışları seçilmiyordu.
Geçmiş, pek de güzel izler getirmiyordu Selim'e. Yıllar yaşananların üzerine büyük acılar örtmüştü. Ama Selim o sabah çok heyecanlıydı. Selman onu bir toplantıya götüreceğini söylemişti. Selim artık büyüdüğünü, Selman'ın yaptığı her işi yapabileceğini söylese de Selman Selim'e güvenmekte acele etmiyordu. Bu yüzden Selman banyoda yüzündeki köpükleri kazırken Selim çok sevinçliydi.
"Abi, ben de traş olayım" demişti.
"Neyi keseceksin be Selim, boş ver" demişti Selim.
Selim dinlememiş, yüzünü kesmişti. Birkaç ay sonra Selman Selim'e ilk traş makinesini almıştı. Böylece Selim bir daha yüzünü kesmemişti. Babası ikisine de çok kızmıştı. "Bu çocuk zamanı gelince erkek gibi bıçakla traş olacak" demiş, Selman'ın aldığını parçalayıp atmaya kalkmıştı. "Rezil ettin kendini, Selim'i de peşinden götürmeye kalkıyorsun" demiş, ağzından Selim'in daha önce duymadığı bir söz çıkmıştı. Selim babasını çok görmezdi. Annesi Selim'i onun katılığından uzak tutmaya çalışırdı. Bu yüzden Selim de sertliklerden hep uzak dururdu. Sessiz ve yumuşak bir kişiliği vardı. Ama Selman'ın yaptıklarını görünce ve dostlarını tanıyınca geçmişin yeni bir gelecek kuracağı bu çok özel çağda sorumluluk almaktan kaçmak istememiş, değişmeye çalışmıştı. Selman onu 1 Mayıs'a götürmediği için çok kızmıştı. Abisi "Küçücük ayakkabıları ayağından fırlayıp yere düşerek korkuyla koşan kalabalığın ayaklarının altında kalıp ölsen geleceğe ne katkın olurdu? Senin yapacağın daha çok iş var" demişti. Sonra Selim hep, yapabileceklerinin neler olduğunu öğrenmeye ve anlamaya çalışmış, yapmıştı. Yine de yalnızlıktan ve gözü dönmüş kalabalıkların cehaletinden ve öfkesinden kurtulamamış, onları ve sorunlarını anlayıp konuşabilmeyi, kitaplarda değil yaşamda tanımlanmış ilişkiler kurmayı, doğanın gücüne yaslanmayı, toplumu anlamayı, dünyaya ve geleceğe uzanan bağlar kurmayı, birlikte yaşamayı ve büyüyüp güçlenmeyi öğrenememişti. Yalnızlığa gömülmüştü. Işık'ı gidince, yaşamı umutsuzlukla bitmişti. Işık artık yoktu. Yok muydu?
O toplantıda neler konuşulduğunu, kimlerin katıldığını, sonra nerelere gidildiğini, neler yapıldığını hiç hatırlamıyordu Selim. Büyük bir heyecan duyuyordu, artık büyüdüğünü kanıtlayacak anlamlı bir söz etmek istiyor, konuşulanları dikkatle dinlemeye çalışıyor, söylenenleri hiç anlamıyor, hayranlıkla Işık'ın Selman'ın yüzüne beğenerek bakan yüzüne ve odayı bir umut gibi kaplayan güzelliğine bakıyordu. Onun güzelliği Selim'de hayranlığın ötesinde duygular ve kıpırtılar uyandırdıkça utanıyor, gözlerini indirip kaçırıyordu. Selman'ın ve Işık'ın uyumlu güzelliklerini kıskanıyordu. Bu kıskançlığı başkalarının da duyduğunu görüyor, hissediyor, biliyordu. İlk büyük aşkının Işık olmasından, bunu hiç kimseye söyleyemeyecek olmaktan utanç duyuyordu.
Selim Selman'ı da, Işık'ı da çok özlüyordu. İkisi de Selim'e artık, yeni Işık'ı yitirmiş olmanın verdiği kadar büyük bir acı vermiyorlardı. Genç Işık'ın içindeki güven ve umut, sevgi ve ışık hiç sönmeyen gözleri gözünün önüne geldikçe Selim kahroluyor, onun artık bu dünyada olmadığı düşüncesine katlanamıyordu. Yitirdiklerini evrenin bir yerlerinde bulmaya ve görmeye çalışıyor, beceremiyordu. Selim Selman'ı da, Işık'ı da çok özlüyordu.
"Bir geleceğim olması gerekiyor mu?" diye düşündü Selim.
Selman bu soruyu duysa çok kızardı. "Traşı kes artık Selim" derdi.
Selim'in Öyküleri
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





