19 Eylül 2018 Çarşamba
Selim'in Mustafa'ları
Selim evde bulduğu bir kâğıt parçasında bir zamanlar "BEŞ MUSTAFA" başlığıyla almış olduğu notları okudu.
"Bunu kesin olarak bilmem çok zor ama tanıdığım ilk Mustafa, sarı saçlı bir çocuk olmalı. İlkokulda öykülerini duymaya, okumaya başladığım, kızkardeşiyle kargaları kovalayan küçük bir çocuk. Adına sonradan Kemal eklenen, kendi öyküsünü yazmakla yetinmeyip tarihte de unutulmaz izler bırakan bir 20. yüzyıl insanı.
İkinci Mustafa, çok sevdiğim iki büyük kadının sevgisiyle gördüğüm Hazreti Muhammed Mustafa olmalı. Yaşamı boyunca bir karınca bile ezmediği söylenen bir büyük insan. Dünyanın inanarak, severek ve yardım ederek anlam kazandığını gören ve gösteren; insanın önüne karanlık geçmişlerden kurtulmanın, ışığın ve anlayışın yollarını açmaya çalışan bir büyük insan.
İz bırakan üçüncü Mustafa'yı bana onu düşünceleriyle etkilemiş olan Şeyh Bedreddin tanıttı. İnsana ve doğaya yakınlığını, güzelliklere inancını, haklıyı korumak için kararlılığını hissettim.
Gençliğini ilerici düşüncelerin yükseldiği ve gençliğin olaylı yıllarla başa çıkmaya çalıştığı dönemlerde yaşamış bir abim olmasa, sözünü edeceğim dördüncü Mustafa'nın adını bile duymamış olabilirdim. Anlamı boşaltılan ve çarpıtılan sözcüklerle küresel bir kutuplaşmanın yaşandığı o dönemde, toplumcu anlamına gelen komünist sözcüğünün niçin böylesine hedefe konduğunu anlamakta güçlük çektim. Karadeniz'de bir teknede öldürüldüğü söylenen o Mustafa yaşasa, Türkiye'nin ve dünyanın nasıl bir geleceği olurdu?
Bu yazıdaki son Mustafa, Türkiye'nin bilgiye giden yollarına katkısı olmuş, romanı da yazılmış bir bilim insanı.
Doğunun ve batının, kuzeyin ve güneyin, geçmişin ve geleceğin kesişme noktasındaki Türkiye; beş Mustafa'yı buluşturup aydınlık bir geleceğe yürüyebilir mi?"
Yine kendini çok kötü hissetti. Selim artık yaşamaya katlanamıyordu. Bir zamanlar Selman'ı ve Işık'ı düşünmek bile ona umut verirdi. Işık'ı abisinin arkadaşı olarak tanımış ve önce hayran, sonra âşık olmuştu. Selman ve Işık'ın yakınlığını anladıkça aşkını içine gömmüştü. Bir gün kendi ışığını bulabilmeyi dilemiş, sonra Melda'yı bulmuş ama kavuşamamıştı. Aşkından geriye tek bir gün kalmıştı. "Selman bu yazdıklarımı okusa ne düşünürdü?" diye mırıldandı. Selim'e Mustafa'ların birini annesiyle anneannesi, birini babası ve ilk öğretmeni tanıtmıştı. Şeyh Bedreddin'i ve diğer iki Mustafa'yı da abisinin kitaplarını karıştırırken tanımıştı Selim.
"Selman'ın yanımızda olduğu yıllarda İnternet olsaydı nasıl bir yaşamımız olurdu, dünya nasıl bir yola girerdi?" diye düşündü Selim, Mustafa İnan'la ilgili bilgileri taramaya çalışırken. Yaşamını insanlara adayan bilim ve sanat insanlarının, gücünü doğayı ve yaşamı korumak için kullanan tüm iyi insanların sayısı yeterince artabilse dünya bu halde olur muydu? Yaşamına parlayıp sönen bir an olarak giren genç Işık onu bu kadar çabuk bırakıp gider miydi? Geleceği aydınlatabilecek herkesi yitirdiğini sanan Selim, böyle koyu bir karanlıkta tutsak kalır mıydı?
"Bir ışık olmalı" diye düşündü Selim. "Mustafa'larda ve Mehmet'lerde, Ali'lerde ve Rıza'larda, Nâzım'larda ve Kemal'lerde, Aziz'lerde ve Oğuz'larda, Halide'lerde Sevgi'lerde Fürüzan'larda Pınar'larda Tezer'lerde Azra'larda Adalet'lerde ve herkeste. Bir ışık olmalı."
Perdeler kapalı, evin içi Selim'in düşünceleri kadar karanlıktı.
"Bir ışık olmalı" diye mırıldandı Selim. Güzel yüzler görebilmeyi umarak yine sokaklara çıktı.
Prof. Mustafa Inan'in hikayesi - Sunay Akin'in agzindan
Ufuk Özlü, 28 Ocak 2012, Prof. Mustafa Inan'in hikayesi - Sunay Akin'in agzindan.
Bütün Ömrünü Ülkesine Adayan Bir Bilim İnsanı: Mustafa İnan
Anıl Göç (Onedio Editörü), 9 Ağustos 2016
Türk Edebiyatı'nı etkileyen 40 kadın yazar
http://www.harpersbazaar.com.tr/galeri/lifestyle/turk-edebiyatini-etkileyen-40-kadin-yazar/4
7 Temmuz 2018 Cumartesi
Selim'in İlk Traşı
Anılar geçmişten pek de güzel izler getirmiyordu Selim'e.
Bir cumartesi günüydü ve en kötüsü ya da en iyisi değildi yaşadığı cumartesilerin.
Gecenin bir saatinde dışarıdan gelen seslerle uyandı. Sert ve kötü değildi sesler. Gençler konuşuyorlardı. Seslerinde güzellik vardı. İyilik vardı. Umut vardı. Sessizlik vardı. Neşe vardı. Gelecek vardı.
Yıllardır haftaların ve sonlarının bir farkı kalmamıştı onun için. Gecelerin ve gündüzlerin, ayların ve onyılların uzaklığı kaybolmuştu. Yaşamı ve anıları arasındaki sınır belirsizleşmişti.
Bir cumartesi günüydü ve sabah erkenden kalkmıştı. Nedense aklına traş olmak gelmişti. Selman'ın aldığı ilk makineden sonra birkaç makinesi daha olmuştu. Bu kaçıncısıydı, hatırlamıyordu. Aklına neden traş olmak gelmişti, bilmiyordu. Sima'yı ya da Melda'yı görmeyi mi umuyordu? Yaşamdan böylesine koptuğunun görülmesinden mi korkuyordu? Makineyi prize takmıştı, çalışmamıştı.
Sokaklara çıkmak Selim'i rahatlatıyordu. İnsanları görmesini sağlıyordu. Yaşamın ve insanların içindeki iyiliğin bitmediğini, bitmeyeceğini gösteriyordu. Parasını idareli kullanması gerektiği için yürümeyi düşündü ama eskiden beri tanıdığı ve bazen para istemeden de ufak tefek sorunlarını çözen tamircinin küçük dükkânı çok uzaktı. Dolmuşa bindi. İçeride ve dışarıda Selim'in içinde yaşadığından çok farklı bir dünya vardı. Selim daha yerine oturmadan şoför gaza bastı. Selim cam kenarında oturan genç kızın üzerine düşmekten son anda kurtuldu. Kız dönüp ona baktı. Kulaklığından dışarıya taşan müziğin etkisiyle küçük hareketler yapıyordu. Selim kızın bakışlarındaki ilgiyi ve beğeniyi fark etti. Bir gün birlikte yürürlerken Selman "Kardeşim olmasan yüzünü dağıtırdım, ne bu böyle, kızların gözü hep senin üzerinde" demişti. Selim şaşırmıştı. Selman'a hayrandı. Kızların neden önce abisini görmediğini anlayamamıştı.
Dükkânın olduğu bölge çok kalabalıktı. Dünya, ülke ve kent eskisinden çok farklıydı. Her yerde, dünyanın her yerinden gelen insanlar vardı. Bazı yerler zenginlerin ve batılıların, bazı yerler yoksulların ve doğuluların uğrak yeriydi. İnsanların yüzlerinde, bakışlarında, yürüyüşlerinde, duruşlarında, eğilişlerinde, kalkışlarında, gülüşlerinde, susuşlarında, bağırmalarında, selamlaşmalarında, sarılmalarında, öpüşmelerinde, tutunuşlarında ve bırakışlarında geçmişlerinin ve kimliklerinin, yaşamlarının ve geleceklerinin izleri görülüyordu. Selim hissettiği acıların ve sorunların büyüklüğünün altında ezildi. Çocukların esmer yüzlerindeki acıları ve çocukça
sevinçleri gördükçe kahroldu. Düzen değişmemişti ve değişmiyordu. Selim gittiğinde tamirci namazdaydı. Sonra geldi. Makineye baktı, prize taktı, inceledi, biraz uğraştıktan sonra bir fiyat söyledi. Selim'in yüzü asılınca "Canın sağolsun abi" dedi. Selim "İnsanlık ölmemiş" diye düşündü ve utandı. Tamircinin işleri iyiydi. Epey uzun zamandır dükkânı vardı. Bir gün Selman'la birlikte gitmişler, abisi kaset teybini bırakmıştı. O zamanlar Adnan Usta babasının yanında çalışıyordu, kızıyordu, öfkeliydi. Selman'ın arada akıllıca ettiği sözleri duydukça iyice isyan ediyordu. Bir ara babasına karşı grev yapmaya kalkışıp epey sert bir tokat yemişti. Selim uzun dönüş yolunu acele etmeden, yavaş yavaş, sindire sindire yürüdü. Yerlere oturmuş küçük çocukların ve annelerinin gözlerindeki yalvaran çaresizliği gördü. Ne verecek parası, ne de verilen paraların onların yaşamlarını biraz olsun iyileştirebileceğine inancı vardı. Çocuklar ve gelecekleri ölüyordu. İnsanlık ölmemiş miydi? Selim iki hafta önce bir pazar günü bir okulun önünde rastladığı iki kızı düşündü. Uzaklardan gelmişlerdi ve evlerinin bahçesinde yetiştirdikleri sebzeleri satarak para kazanmaya çalışıyorlardı. Yüzleri aydınlık, gözleri kaygılıydı. Selim onlarla konuştuğunda insanlar arasındaki yakınlığa ve uzaklığa şaşırmıştı. Herkes aynı duygular ve düşüncelerle dünyaya bakıyordu. Yaşamları çok farklı nedenlerle belirlenip onları iki ayrı uç arasında bir yere savuruyordu. Kimisi cennetin bir katında yaşarken, kimisi cehennemin derinliklerinde bir gelecek arıyordu. Şaşılacak olan tümünün yaşadıklarını normal, değişmez görmesi ve böyle kabul etmesiydi.
Bir Pazar günü sabaha yakın bir saatte Selim, dışarıdan gelen seslerle uyandı. Son aylarda, son yıllarda ve son onyıllarda iyi uyuyamıyordu. Yaşamındaki kaygılar ve yalnızlık sürekli büyüyordu. Ölümcül düşüncelerden uzaklaşmak için başka sesler duyması, yeni yüzler görmesi, genç sözler dinlemesi gerekiyordu. Açık pencereden karşı apartmanın ışıklı odasının sesleri geliyordu. Gençler konuşuyorlardı. Seslerinde Selim'in çocukluğunun ve Selman'ın gençliğinin güzelliği vardı. Selman'ın Işık'a aşkı, Selim'in Selman'a hayranlığı, Işık'ın Selim'e sevgisi vardı. Gençler yaşlıların yorgunluğundan ve umutsuzluğundan uzak, konuşuyorlardı. Seslerinde güzellik vardı. İyilik vardı. Umut vardı. Sözleri duyulmuyordu. Yüzleri görünmüyordu. Aralarındaki çekim ve yakınlık, dokunuşlarla yükselen sıcaklık hissedilmiyordu. Evrenleri birleşmiyordu. Bir masada iki gençle oturan güzel kızın kendine güvenen ve sevilmenin gururuyla ışıyan bakışları seçilmiyordu.
Geçmiş, pek de güzel izler getirmiyordu Selim'e. Yıllar yaşananların üzerine büyük acılar örtmüştü. Ama Selim o sabah çok heyecanlıydı. Selman onu bir toplantıya götüreceğini söylemişti. Selim artık büyüdüğünü, Selman'ın yaptığı her işi yapabileceğini söylese de Selman Selim'e güvenmekte acele etmiyordu. Bu yüzden Selman banyoda yüzündeki köpükleri kazırken Selim çok sevinçliydi.
"Abi, ben de traş olayım" demişti.
"Neyi keseceksin be Selim, boş ver" demişti Selim.
Selim dinlememiş, yüzünü kesmişti. Birkaç ay sonra Selman Selim'e ilk traş makinesini almıştı. Böylece Selim bir daha yüzünü kesmemişti. Babası ikisine de çok kızmıştı. "Bu çocuk zamanı gelince erkek gibi bıçakla traş olacak" demiş, Selman'ın aldığını parçalayıp atmaya kalkmıştı. "Rezil ettin kendini, Selim'i de peşinden götürmeye kalkıyorsun" demiş, ağzından Selim'in daha önce duymadığı bir söz çıkmıştı. Selim babasını çok görmezdi. Annesi Selim'i onun katılığından uzak tutmaya çalışırdı. Bu yüzden Selim de sertliklerden hep uzak dururdu. Sessiz ve yumuşak bir kişiliği vardı. Ama Selman'ın yaptıklarını görünce ve dostlarını tanıyınca geçmişin yeni bir gelecek kuracağı bu çok özel çağda sorumluluk almaktan kaçmak istememiş, değişmeye çalışmıştı. Selman onu 1 Mayıs'a götürmediği için çok kızmıştı. Abisi "Küçücük ayakkabıları ayağından fırlayıp yere düşerek korkuyla koşan kalabalığın ayaklarının altında kalıp ölsen geleceğe ne katkın olurdu? Senin yapacağın daha çok iş var" demişti. Sonra Selim hep, yapabileceklerinin neler olduğunu öğrenmeye ve anlamaya çalışmış, yapmıştı. Yine de yalnızlıktan ve gözü dönmüş kalabalıkların cehaletinden ve öfkesinden kurtulamamış, onları ve sorunlarını anlayıp konuşabilmeyi, kitaplarda değil yaşamda tanımlanmış ilişkiler kurmayı, doğanın gücüne yaslanmayı, toplumu anlamayı, dünyaya ve geleceğe uzanan bağlar kurmayı, birlikte yaşamayı ve büyüyüp güçlenmeyi öğrenememişti. Yalnızlığa gömülmüştü. Işık'ı gidince, yaşamı umutsuzlukla bitmişti. Işık artık yoktu. Yok muydu?
O toplantıda neler konuşulduğunu, kimlerin katıldığını, sonra nerelere gidildiğini, neler yapıldığını hiç hatırlamıyordu Selim. Büyük bir heyecan duyuyordu, artık büyüdüğünü kanıtlayacak anlamlı bir söz etmek istiyor, konuşulanları dikkatle dinlemeye çalışıyor, söylenenleri hiç anlamıyor, hayranlıkla Işık'ın Selman'ın yüzüne beğenerek bakan yüzüne ve odayı bir umut gibi kaplayan güzelliğine bakıyordu. Onun güzelliği Selim'de hayranlığın ötesinde duygular ve kıpırtılar uyandırdıkça utanıyor, gözlerini indirip kaçırıyordu. Selman'ın ve Işık'ın uyumlu güzelliklerini kıskanıyordu. Bu kıskançlığı başkalarının da duyduğunu görüyor, hissediyor, biliyordu. İlk büyük aşkının Işık olmasından, bunu hiç kimseye söyleyemeyecek olmaktan utanç duyuyordu.
Selim Selman'ı da, Işık'ı da çok özlüyordu. İkisi de Selim'e artık, yeni Işık'ı yitirmiş olmanın verdiği kadar büyük bir acı vermiyorlardı. Genç Işık'ın içindeki güven ve umut, sevgi ve ışık hiç sönmeyen gözleri gözünün önüne geldikçe Selim kahroluyor, onun artık bu dünyada olmadığı düşüncesine katlanamıyordu. Yitirdiklerini evrenin bir yerlerinde bulmaya ve görmeye çalışıyor, beceremiyordu. Selim Selman'ı da, Işık'ı da çok özlüyordu.
"Bir geleceğim olması gerekiyor mu?" diye düşündü Selim.
Selman bu soruyu duysa çok kızardı. "Traşı kes artık Selim" derdi.
Selim'in Öyküleri
24 Haziran 2018 Pazar
Çocuklarımı Öldürdüler
"Çocuklarımı ve çocuklarını öldürdüler."
Selim içine işleyen derin bir acıyla birden sarsıldı. Bir ses duymuştu hemen arkasında ve yıllardır unutmaya çalıştığı geçmişinin kırıklıklarından biri daha canlanmıştı. Annesi konuşmuştu.
Şaşkınlıkla döndü. Yaşlı, zorlukla yürüyen bir adam vardı arkasında. Bastonuna ve adama yaslandığı halde ayakta durmakta güçlük çeken ve belki çok daha yaşlı bir de kadın. "Anne, anneciğim" diyen iç sesini unutarak gözlerindeki yaşları bastırdı Selim. Artık bir dış sesi kalmamıştı annesinin. Adam, kalın gözlük camlarının arkasından elindeki kâğıda bakıyordu ve gözlerini kısarak gideceği yeri anlamaya çalışıyor, yorgun bir şaşkınlıkla çevresini araştırıyordu.
"Sandık numaranız kaç?" diye sordu Selim.
Selim gidecekleri yeri biliyordu. Yönünü gösterip tarif etmeye çalıştı. Bakışlarındaki şaşkınlığın azalmadığını görünce onlarla birlikte yürüdü. Okul bahçesinin arka tarafına gittiler. Diğer binanın kapısından içeri girdiler. Adam ve kadın, sınıf kapısında bekleyen diğerlerinin arkasında durdular. Geleceğe son sözlerinden birini söylemek için beklediler.
"Çocuklarımı ve çocuklarını öldürdüler."
Selim'in annesi ve babası torunlarını görememişti. Selim ve Selman onlardan hep uzakta olmuştu. Annesi Selim'e çok yalvarmıştı. "Abine söz geçiremiyorum, sen bizi bırakma, sensiz yapayalnız ne yaparız?" demişti. Selim onları da, Selman'ı da dinlememişti. Artık çocuk değildi. Onu evde bırakıp kendisi 1 Mayıs'a gidecek bir Selman yoktu. 1 Mayıs'lar hep çok önemli olmuştu. Selim, insana ve yaşama değer verenlerin 1 Mayıs'larda birbirlerinin sesini duymasına hep çok önem vermişti. Birbirlerinin sesini duyup anlayabilecek kişiler, birbirlerinin seslerini duyamamışlardı. Selman gitmişti. Selim büyük bir yalnızlığa gömülmüştü.
Selim yaşlı kadını ve adamı sırada beklerken bırakarak binadan çıktı. Son yıllarda, son onyıllarda öyle çok acı yaşanmıştı ki; bir kadının çığlığının nedenlerini anlamak hiç zor değildi. Anneler çocuklarını yitiriyorlardı. Çocuklarına nefreti ve düşmanlığı değil, yaşamı ve insanları kucaklamanın güzelliğini öğretmiş bir anne için; çocuklarının acımasızca dövülüp hırpalanmasından, yaralanmasından, işkenceyle öldürülmesinden, öldükten sonra bile rahat bırakılmamasından daha fazla acı veren ne olabilirdi? Çocuklarına yaşamı ve insanları kucaklamanın güzelliğini öğretmiş annelerin pişman olduğu karanlık dönemlerin sorumluları, günün birinde bulunabilir miydi?
"Çocuklarımın okullarını, işlerini, yaşamlarını, umutlarını, geleceklerini ellerinden aldılar. Çocuklarımın çocuklarını doğmadan öldürdüler. Onları asla bağışlamayacağım ve hesap soracağım."
Bu kez belirgin bir şekilde annesinin sesini duymuştu Selim. "Anneciğim, sen artık rahat et, geçmişte hatalar yaptık ama torunlarının geleceğini korumanın bir yolunu mutlaka bulacağız" demek üzere dönüp baktı. Ne çok kadın ve erkek, genç ve yaşlı, yalnız ve birlikte insan vardı sabahın bu erken saatlerinde sokaklara çıkmış olan. Annesi yoktu. Konuşan; annesine pek de benzemeyen, onun şimdi olacağı yaşlardaki bir kadındı. Ona da destek olmaya çalıştı. Sonra suyun içerisine yüzüstü uzanmış bir bebek geldi aklına. "Bu bebek artık kalkıp yürümeli" dedi. Bir daha hiçbir çocuğun umutsuzluk denizinde boğulmamasını diledi.
30 Mayıs 2018 Çarşamba
ÖZEL BİR AN
Kadın ve adam uzayın ve zamanın iki eski geçmişten iki yeni geleceğe gidecekleri özel bir anında hızla hareket eden bir odada oturmuşlardı. Kadın tekti, karşısı boştu, çaprazında başını çevirip gözlerini kaldırarak bakmaya cesaret edemediği adam vardı. Kadının ve adamın birbirine yakın olan dizleri arasındaki boşluk çok azdı. Kadının eteklerinden sarkan ince siyah tül erkeğe uzanmıştı. Birbirlerinin varlığını ve sıcaklığını hissediyorlardı.
Uzayın ve zamanın geçmişten geleceğe uzanan yolculuğunun ne kadarını yaşamışlardı, ne kadarına başkalarından duyarak ulaşmış ve tanık olmuşlardı? Selim'in bunları bilmesi olanaksızdı. Göz ucuyla kadının ve adamın yüzlerindeki yorgunluğa baktı. Dikkatli ve keskin gözlü değildi. Parmaklarında yüzük olup olmadığını göremedi. Aralarındaki çekimin gücünü ve yalnızlıklarını hissetti. Önce kimin kalkıp ineceğini merak etti. Bir an yüzlerine bakıp gözlerindeki umutsuzluğu karşılaştırdı.
Selim gitmeyi düşündüğü yere gelince kalkmadı. Bekledi. Yolculukları ve sessizlik sürdü. Kimse konuşmadı. Havadaki gerilimin yükseldiğini hissetti. Sonunda odanın yavaşladığı bir anda kadın oturduğu yerden kalktı. Kapıya yaklaştı. Adam peşinden gitti.
Güneşin altına birlikte geri döndüler.
Kadın ve adam, birbirleri için bir umut olabilirler miydi?
Selim gideceği yere doğru yürümeye başladı.
24 Kasım 2017 Cuma
KARANLIK SAATİ
Sabah erkenden uyandı Selim. Bir ışık mı çağırmıştı onu, karanlık mı?
Kaynaklar sürekli tükeniyordu. Hava ve su kirleniyordu, toprak azalıyordu. Yaşam küçülüyordu. Balıklar ve kuşlar, karıncalar, ağaçlar ve çiçekler, otlar ve yosunlar yalnızlaşıyor, siliniyordu. Sabah erkenden uyandı Selim. Bir ışık mı çağırmıştı onu, karanlık mı?
Sabah sabah ışık açmak istemedi. Perdeyi aralayarak saati görmeye çalıştı. Ancak sokak lambasının yardımıyla seçebildi. Galiba yediydi. Pencereden, servis bekleyen çocuklara baktı. Biri çok küçük görünüyordu, annesinin elinden tutmuş, sokulmuş, başını yaslamıştı. Yine büyük bir yalnızlık duydu. "Gece okuluna gider gibi" diye aklından geçti. "Dünyayla ters düşüp ışığı sabah açarak pek büyük bir tasarruf yapıyor olmalıyız. Kimse düşünememiş bu mucizeyi bizden önce."
Yaşamındaki sevinçler, yaşadığı düş kırıklıklarından çok daha azdı Selim'in. Çok umutlu olduğu, geleceğe güvenle baktığı zamanlar olmuştu. Ama ne yaşamı, ne de gördüğü dünya pek iyiye gitmemişti. Epey uzun süre önce, yeniden başlayıp bir yaşam bulmayı umduğu günlerde uzaktan izlediği değişim sesleri ilgisini çekmişti. Aydınlıktan söz ediliyordu, ışıktan söz ediliyordu, değerden söz ediliyordu. Haktan ve adaletten, kalkınmadan, eşitlikten, özgürlükten söz ediliyordu. Sonra güzellikleri getireceklerini söyleyerek gelenler ışıktan vazgeçmiş, ak bir karanlığın içine düşmüşlerdi.
Selim sokak lambasının soluk ışığında çocuklara baktı. Çocukların ve öğretmenlerin aydınlık yüzleri gözlerinin önüne geldi. Onlar dışarıdaki karanlığa meydan okuyorlar, Selim'se içindeki sıkıntıdan bile kurtulamıyordu. Neyse ki çocukların ışığı sönmüyordu ve Selim hiç değilse onları görüp hissedebiliyordu. Önce her şeyi öğreten ilk öğretmeninin yüzü belirdi gözlerinin önünde, sonra sözcüklerin büyüsünü sevdiren ikinci büyük dayanağının.
"Öğretmenler ve çocuklar birbirlerini gördükçe ve duydukça, güzel gelecekler adım adım gelecektir mutlaka" diye geçti aklından.
Gecenin karanlığında okula giden çocukları daha yakından görebilmek, onlara bakarken kendi öğretmenlerini ve geçmişini de hatırlamak için evden çıktı. Bahçe kapısını açtığında sokak lambası birden sönüverince, etraf neredeyse zifiri karanlık oldu.
20 Kasım 2017 Pazartesi
KİMİN ÖYKÜSÜ?
William sözcüklerle oynamayı seviyordu. Hele bir sahnede, insanlar arasında uçuşup dolaşan düşünce ve duygu, aşk ve nefret, doğum ve ölüm, barış ve savaş, buluşma ve ayrılık, çoğalma ve yalnızlık parçacıklarını, karşıt uçların arasındaki ilişkilerin sonsuzluğunu izleyip yakalamaya bayılıyordu. Eğer ölüm nedeni olmayacaksa, yaşama bedeni bu olmalıydı mutlaka.
Johann doğaya, insana, sanata, edebiyata hayrandı. Gençliğinin acıları peşini bırakmıyor, evrenin güzelliği onda insanın yalnızlığı oluyordu. Kendisini mi yazmak istiyordu, herkesin kendi öyküsünü yazabilmesinin bir yolunu bulmak mı? Geçmişin geleneğine mi tutunuyordu, bilinmeyen bir geleceği mi arıyordu?
Dan açtığı yolun nerelere gideceğini ilk sözcükleri yazdığı sırada kuşkusuz bilemezdi. Cehennem hep vardı. Cennet de hep olmuş muydu? Bir gün olacak mıydı? Yoksa yaşam hep ikisinin arasında gidip gelecek, ilahi bir komedinin sürekli sahnelendiği bir trajediye dönüşüp arafta mı bitecekti?
William, Johann ve Dan gerçekten yaşamışlar mıydı? Kimdiler?
William baharın hep güzel olduğu noktayı, dünyanın özgürleşen insanlarını bulmak istiyordu. Düşler ve masallar şiirle ve oyunla buluşarak, bir gün gerçek güzelliği getirebilir miydi?
Johann elli yıl neyin peşinde koşmuştu? Gerçeği mi, şeytanı mı, insanı mı aramıştı? Yoksa bulmak istediği yalnızca Lotte miydi?
Dan cehennemi mi anlatmak istemişti, cenneti mi? İnsanı mutlu eden neydi? Şimdi cehennemde olan ve sonra oraya gidecek başkalarının olduğunu bilmek mi, cennetin yalnızca kendisi için yaratıldığına inanmak mı? Araf neredeydi? Dostları mı çoktu, düşmanları mı? Sevenler niçin seviyor, nefret edenler neye karşı çıkıyorlardı? Bunca yıl sonra yeni bir bir saldırıyla aynı acılar yaşanabilir miydi?
....
Selim öyküsünü bitirdi. Şöyle bir gözden geçirdi. Karar veremedi. Ne diyeceğini bilemedi.
Bu öyküyü kim, kimin için yazmıştı? Kimin öyküsüydü? Şimdi ne yapacaktı? Yine kapıyı açıp çıkacak, bir ışık bulabilmek için kendini sokaklara mı atacaktı?
WILLIAM, JOHANN, DAN
William Shakespeare (26 Nisan 1564 - 1616, Stratford-upon-Avon, Birleşik Krallık), www.idefix.com/Yazar/william-shakespeare/s=255366
William Shakespeare, Bahar Noktası, http://www.kitapyurdu.com/kitap/bahar-noktasi/50840.html
Bir Yaz Gecesi Rüyası ve Bahar Noktasının Çeviri Açısından Karşılaştırılması, http://www.ceviriblog.com/2016/08/30/bir-yaz-gecesi-ruyasi-ve-bahar-noktasinin-ceviri-acisindan-karsilastirilmasi/
Neslihan Demirkol, Can Yücel'in Shakespeare Çevirilerinde "Sadakat", http://www.thesis.bilkent.edu.tr/0003084.pdf
Johann Wolfgang Von Goethe (28 Ağustos 1749, Frankfurt – 22 Mart 1832, Weimar), www.idefix.com/Yazar/johann-wolfgang-von-goethe/s=244805
Johann Wolfgang Von Goethe, Faust, http://www.dr.com.tr/Kitap/Faust/Johann-Wolfgang-Von-Goethe/Edebiyat/Roman/Dunya-Klasik/urunno=0000000107146
Johann Wolfgang Von Goethe, Genç Werther'in Acıları, http://www.idefix.com/Kitap/Genc-Wertherin-Acilari/Johann-Wolfgang-Von-Goethe/Edebiyat/Roman/Dunya-Klasik/urunno=0000000243846
Dante Alighieri (1265, Floransa - Eylül 1321, Ravenna, İtalya), www.idefix.com/Yazar/dante-alighieri/s=68197
Övgü Pınar, Dante'nin mezarı IŞİD saldırısına karşı koruma altında, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150715_dante_isid, 15 Temmuz 2015
Etiketler:
Bahar Noktası,
Bir Yaz Gecesi Rüyası,
Dante Alighieri,
Faust,
Genç Werther'in Acıları,
Johann Wolfgang Von Goethe,
Neslihan Demirkol,
Övgü Pınar,
William Shakespeare
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







